En iyi ikili - HUT Mobile

Ajan Siyah ve Ajan Beyaz en iyi ikili bu arada

Ajan Siyah ve Ajan Beyaz en iyi ikili bu arada submitted by Mustafa_Spinel to burdurland [link] [comments]

Hangi ikili daha iyi

View Poll
submitted by pezevengavcisi3000 to RapForTR [link] [comments]

iyi-ki-ikili-kalin-viski-kadehi

iyi-ki-ikili-kalin-viski-kadehi submitted by Kadehsepeti to u/Kadehsepeti [link] [comments]

Cinsel Kimlik: Biyolojik Cinsiyet, Cinsel Yönelim ve Toplumsal Cinsiyet Nedir?


https://preview.redd.it/klh9ml19z3s51.png?width=1110&format=png&auto=webp&s=25e459f77864a9ab654c6cbe79c3d25ebf744526
Günümüzde cinsellikle ilgili birçok terim, oldukça hatalı ve eksik bir şekilde kullanılmakta; bunların toplum tarafından net olarak bilinmiyor oluşu temel gerçeklerde anlaşmayı zorlaştırmaktadır. Hele ki İngilizce ve Türkçedeki kelimelerin karşılıklarının olmayışı veya eksik oluşu, kavramlar konusunda uzlaşmayı güçleştirmektedir. Gelin cinsiyet ve cinsellikle ilgili bazı terimleri temizleyelim ve netleştirelim:

Cinsiyet (Sex)

İlk olarak, İngilizcedeki "sex" teriminin teknik terminolojide Türkçeye "cins" olarak çevrildiğini belirtmekte fayda var. Ancak bu kullanım halk arasında pek yaygın değil; dolayısıyla burada kafa karıştırmamak adına, halk arasında daha yaygın kullanımı olan "cinsiyet" sözcüğünü kullanacağız. Tabii "cins" sözcüğünün taksonomik anlamının tamamen farklı olmasından ötürü de "cinsiyet" kullanımının kafa karıştırıcılığın önüne geçeceğini düşünüyoruz.
Cinsiyet ("cins"), bir canlının doğuştan, genetik olarak kazandığı, cinsel üremeye yönelik özelliklerin toplamıdır. Bu noktada anlaşılması gereken, eşeyli üreyen her türe ait her bireyin bir cinsiyeti olduğudur. Cinsiyet, sperm ve yumurtanın birleşmesinden ötürü ve birleştiği anda ortaya çıkan bir unsurdur ve dolayısıyla, bir yavru doğarken mutlaka bir cinsiyet ile doğar. Tabii ki kimi kromozomal ve genetik anomaliler cinsiyetin tam oluşmasına engel olabilir; ancak bu nadir durumları şimdilik göz ardı ediyoruz; bunlar başka yazıların konusu.
Sperm ve yumurtanın birleştiği anda belirlenen cinsiyete kimi zaman diğerleriyle karıştırmamak adına biyolojik cinsiyet (biyolojik cins) de denmektedir. Kısaca cinsiyet, bir bireyin genlerinden kaynaklı oluşan üreme organları ve özellikleri ile tanımlanan bir olgudur.

Cinsiyet Kategorileri

Bilindiği kadarıyla 3 farklı cinsiyet tanımlanmaktadır:
  1. Erkek: X-Y kromozomal sistemine uyumlu olarak evrimleşmiş canlılarda erkekler XY kromozomal kombinasyonu ile doğarlar.
  2. Dişi: X-Y kromozomal sistemine uyumlu olarak evrimleşmiş canlılarda dişiler XX kromozomal kombinasyonu ile doğarlar.
  3. İnterseks (cinsiyetler-arası): İnterseks ise bu sistemde birkaç farklı şekilde ortaya çıkabilir; ancak bu etapta, basitçe hem XX'in, hem de XY'nin bir arada bulunmasından kaynaklı olarak ortaya çıktığının bilinmesi yeterli olacaktır. İnterseks cinsiyetini doğuran bir diğer yaygın neden ise Y kromozomu üzerindeki SRY geninin X kromozomu üzerine geçmesidir. Genel bir tabiriyle interseks (veya hermafrodit) bireylerde iki üreme sistemi de bir arada oluşur. Ortalamada her 100 doğumdan 1 tanesinde interseks cinsiyet görülmektedir; ancak bu interseksin alt kategorilerinde daha farklı görülme sıklığı oranları görmek mümkündür.
Kimi kategorizasyonda sonuncu cinsiyet erdişi (hermafrodit) olarak da tanımlanmaktadır; ancak bu da biyolojide teknik olarak ayrı bir anlama sahip olduğu için biz cinsiyet araştırmalarında daha sık kullanılan interseks sözcüğünü tercih ediyoruz.
Bu kavramlara verdiğimiz isimler, onları daha yakından tanıdıkça değişmektedir. Örneğin eskiden interseks bireylerin cinsel bölgelerine "atipik (tipik olmayan) genital bölge" adı verilirken, günümüzde daha çok "belirsiz genital bölge" kavramı kullanılmaktadır. Benzer şekilde bu durum, eskiden "doğum hatası" olarak sınıflandırılırken, günümüzde "doğum varyasyonu" olarak görülmektedir.

Biyolojik Cinsiyetler ve Fiziksel Özellikleri

Biyolojik cinsiyetlerin fiziksel özellikleri, bu cinsiyetleri doğuran genlerin etkisiyle oluşur. Örneğin eğer ki bu genlerde veya hormonal sistemde bir sıkıntı yoksa, erkeklerin tamamında penis ve testis, dişilerin tamamında vajina ve üreme kanalı oluşacaktır. Buna birincil eşey karakterleri adı verilir. Benzer şekilde, yine bu makalemizde bahsedeceğimiz diğer konulardan bağımsız olarak, sperm ve yumurtanın beklendiği bir şekilde birleşip, çeşitli mutasyonların oluşmadığı durumda tüm dişilerde ergenlikle birlikte memeler değişen miktarlarda büyüyecek, erkeklerde göğüste ve yüzde değişen miktarlarda kıllar oluşacaktır. Bunlara ikincil eşey karakterleri adı verilir. Tüm bunlar, dediğimiz gibi sperm ve yumurta birleştiği anda, X ve Y kromozomlarının kombinasyonlarına göre belirlenir ve bireyin veya toplumun cinselliğinden veya yaklaşımlarından bağımsızdır.

Erkek ve Dişi cinsiyetlerinin kromozomlarla ilişkisi...
Ancak bu organlar ve bu organlara bağlı olarak salgılanan hormonlar, bu kişilerin "nasıl hissedeceklerini" tek başına etkilememektedirler. Henüz tam olarak bilinmeyen sebeplerle bazı bireyler, eşeylerinin genel özelliklerinden farklı şekilde hissetmesine neden olur. Bu sebeplerin ne olduğunu bilmiyor olsak da, potansiyel nedenlerin genetik, hormonlar, epigenetik ve psikolojinin birleşik bir etkisiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Eşeylerin genel özelliklerinden kastımız ise, toplum tarafından "norm" (ya da "normal") olarak algılanan her türlü görünüm, davranış ve özelliktir.
Burada anlaşılması gereken şudur: Bir insanın doğuştan gelen bir özelliği olan "erkeklik" ve "dişilik", onun cinsel faaliyetlerinin nasıl ve hangi cinsiyete yönelik olacağını belirlememeye yetmemektedir. İşte eşcinsellik ile ilgili yanlış anlaşılmaların kökeni, bu noktadaki varsayımdan kaynaklanmaktadır. Anlaşılması gereken, bir bireyin erkek genetik yapısıyla doğmasının, onun dişilerle çiftleşmeye yöneleceğini garanti etmemesidir. Bunu anlamanın çok basit bir yolu aşağıdaki fotoğrafa bakmaktır.

Bir erkek ve bir kadın olduğunu varsayabilirsiniz. Ancak bu kişilerin kimlere cinsel yakınlık duyduğunu sadece bu fotoğrafa bakarak bilebilir misiniz?
Yukarıdaki fotoğrafta, genlerden kaynaklı cinsiyete bağlı temel fiziksel özelliklerden ötürü, soldaki bireyin "erkek", sağdaki bireyin "dişi" olduğunu varsayabilirsiniz. Çok başarılı estetik ve cinsiyet değişimi ameliyatları göz ardı edilirse, bu varsayımınız muhtemelen doğru olacaktır. Ancak sadece bu fotoğrafa bakarak, soldaki veya sağdaki bireyin hangi cinsiyetlere eğilim göstereceğini bilemezsiniz. Çünkü sadece eşey karakterleri (cinsiyete bağlı fiziksel özellikler), bireylerin cinsel yönelimlerini belirlemeye yetmez. Bu anlaşıldığında, eşcinsellikle ilgili temel bir hatadan kurtulunmuş olacaktır.
Şimdi, toplumun cinsiyet algısından doğan bir kavrama bakalım ve yukarıdaki açıklamalarımızı derinleştirelim:

Toplumsal Cinsiyet (Gender)

En genel tanımıyla toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere toplum tarafından yüklenen fiziksel, biyolojik, zihinsel ve davranışsal karakterlerin tümüdür. Cinsiyet, biyolojik ve genel olarak tüm eşeyli üreyen canlılarda görülen bir kavramken, evrimsel patikasından ötürü insan popülasyonlarında bir de "tanımlanmış cinsiyet" veya "toplumsal cinsiyet" kavramı bulunur. Bu kavramın bazı diğer iri beyinli primatlarda da görüldüğü düşünülmektedir.
Bu kavram, insan türünün biyolojik evrimi sonucunda ortaya çıkan kültürel evriminin bir ürünüdür. Evrimsel süreçte edindiğimiz rollerin günümüzde de geçerli olduğu fikrine dayandığı söylenebilir.
Kolay anlaşılması açısından, daha basit bir tanımı erkeksilik (maskulin) ve kadınsılık (feminen) olarak yapılabilir. Bazı fiziksel özellikler, hareketler, davranışlar toplum tarafından "erkeksi" karşılanırken, bazı diğerleri aynı toplum tarafından "kadınsı" olarak karşılanır. Bu yaklaşımların doğrudan biyolojik bir arkaplanı bulunmamaktadır. Üstelik bu ayrım, kültürden kültüre değişebildiği gibi, aynı kültür içerisinde farklı zaman dilimlerinde farklı tanımlar kazanabilir.

\"Feminen\" bir erkek...
Örneğin erkek, davranışları ve fiziksel görünümü itibariyle toplumumuz tarafından "feminen" olarak algılanmaktadır. Çok temel eşey karakterlerinden ötürü (sakalların varlığı, kol kılları, kaş yapısı, vb.) cinsiyetinin "erkek" olduğunu varsayabiliriz. Bunlar, biyolojik cinsiyetten kaynaklı özellikleridir. Öte yandan ayna kullanması, kendisine bakması, ellerinin duruş biçimi, saç yapısı, vb. bilgiler toplumsal cinsiyet açısından bu erkeğin "feminen" olarak algılanmasına neden olur. Fakat ne cinsiyeti, ne de toplumsal cinsiyet algısı, bize bu kişinin cinsel yönelimi hakkında hala bilgi vermemektedir. Feminen yapıda olmasına rağmen, dişilere ilgi duyuyor olabilir. Ancak bu varsayım hatalı da olabilir!
Toplumsal cinsiyetin en tipik örnekleri, erkeklere küçükken "mavi" rengin yakıştırılması, "pembe" rengin ise kızlar için kullanılmasıdır. Eğer bir erkek "pembe" giyiyorsa, "kadınsı" olarak yaftalanır. Renklere dayalı toplumsal cinsiyet algısı öyle güçlü, yaygın ve kabullenilmiştir ki, birkaç görsel önce gösterdiğimiz biyolojik cinsiyeti belirleyen kromozomal haritada erkekleri "mavi", dişileri "pembe" ile gösterdik.
Benzer bir şekilde, küçük bir erkek bebeğinin Barbie ile oynaması, erkek çocuğunun ev seti ile oynaması toplumsal cinsiyet kavramı dahilinde, "anormal" olarak görülecektir. Bu toplumsal ayrımlar büyüme ve gelişme boyunca devam eder: Kız çocukları daha “nazik, yumuşak başlı, duyarlı, evcimen ve bağımlı" olarak görülürler; öyle olmaya yönlendirilirler. Erkek çocukları ise “saldırgan, egemen, hırslı, güçlü ve bağımsız" olacak biçimde şekillendirilirler. Bu güçlü toplumsal şekillendirmenin belli başlı genetik altyapıları da bulunsa da, bu yönlendirmeden yoksun çocuklarda bu kadar bariz ayrımlar oluşmamaktadır. Dolayısıyla çocuklarımızın toplumsal cinsiyeti neredeyse tamamen bizler tarafından belirlenmektedir diyebiliriz.
Halbuki bu "normlar" ile "anormal" koşulların tarafsız ve bağımsız olarak belirlenmesi olanaksızdır. Ancak bir toplum olarak yaşayan insanlarda, bu kavramlar bireylerin hayatlarına müdahale edilmesini meşru kılacak hale sokulmakta ve hiçbir bilimsel temeli olmayan bir düzlemde, şahsi tanımlar ve keyfi yaptırımlar uygulanabilmektedir.

Yukarıdaki \"feminen erkek\" örneğine benzer şekilde, bu fotoğraftaki kişinin ana eşey özelliklerinden ötürü (vücudunun pürüzsüzlüğü, yüzünün parlaklığı, dudaklarının kıvrımları, vb.) dişi olduğunu varsayabiliriz. Ancak giydiği atlet, memelerinin vurgulanmıyor oluşu, taktığı kolye, saç yapısı, vb. sebeplerden ötürü toplumsal cinsiyet açısından \"erkeksi\" olarak tanımlanmaktadır. Ne cinsiyeti, ne de toplumsal cinsiyeti, bireyin cinsel yönelimi hakkında bilgi vermemektedir.
Bu iki bilginin de bize cinsel yönelim ile ilgili bilgi vermemesini, en kolay şekilde, tek bir bireyin de farklı görünümlerinin toplumsal cinsiyet açısından farklı ve birbiriyle çelişen bilgiler verebilecek olması gösterebiliriz.
Aynı kişinin (bu örnekte Brad Pitt gibi bir aktörün) ömrü içinde çekilen farklı fotoğrafları üzerinden giderek algılarımızın dış görünüşten nasıl etkilendiğini görelim:

https://preview.redd.it/n30ka26jz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=d6d2c189b06831ffb474e24c9f33ddc2c9a91381

https://preview.redd.it/1rtd6l1kz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=d4190c9a9796cbcf91de8f6eeec39171404dc1fd

https://preview.redd.it/pg41zfpkz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=a1f4e7067d23ce2881a5a9034d880701bf2fc840

https://preview.redd.it/zrfqwh6lz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=ae634a4e9dbf98184de1d9a7662169ae2635916e

https://preview.redd.it/kvsbbnnlz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=3d573870a4ea81446dec21dccd165f243f969554

https://preview.redd.it/h1129f5mz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=8ef6a49c753edda34f3d8fa1e260f069fc537d4e
Örneğin yukarıdaki ilk 2-3 fotoğrafta, Brad Pitt daha "feminen" olarak değerlendirilebilecekken, alttaki fotoğraflarda çok daha "maskülen" olarak değerlendirilebilir. Tüm fotoğraflarda bireyin erkek olduğundan neredeyse kesin olarak emin olabiliriz. Ancak alttaki fotoğraflarda, bu cinsiyete ait ana özellikler daha çok vurgulandığından, toplumsal açıdan da "normal" gibi bir algı oluşmaktadır. Yani giyim tarzından, saç yapısına, sakal bırakma durumuna ve daha nice görsel bilgiye dayanarak bir bireye toplumsal yaftalar yapıştırırız. Eğer ki "erkeksi" bulunan ve bir erkekte "olması gerektiği düşünülen" özellikler daha az vurgulanırsa veya karşı cinsiyete ait olarak görülen özellikler daha fazla ortaya çıkarılırsa, bu durumda "anormal" gibi bir algı oluşur. Halbuki bunlar, toplumun zaman içerisinde belirlediği ve objektif bir temel dayanmayan varsayımları ve çıkarımlarıdır. Dolayısıyla toplumsal yaklaşımlarımız, bireylerin cinsel yönelimlerini yargılamak ile ilgili güvenilir bir kıstas değildir.
Peki bu bahsedip durduğumuz "cinsel yönelim" nedir, şimdi ona biraz değinelim:

Cinsel Yönelim (Sexual Orientation)

Cinsel yönelim, en geniş tanımıyla bir bireyin -eğer duyuyorsa- hangi cinsiyete romantik ve/veya cinsel ilgi duyduğudur. Aynı zamanda cinsel yönelim, hiçbir cinsiyete ilgi duymama durumunu (aseksüellik) da içerir. Bu açıdan cinsel yönelim, dört kategoride incelenebilir: aynı cinsiyete ilgi duyma (eşcinsellik - homoseksüellik), farklı cinsiyete ilgi duyma (heteroseksüellik), iki cinsiyete de ilgi duyma (biseksüellik), hiçbir cinsiyete ilgi duymama (aseksüellik).

https://preview.redd.it/hi3iq4unz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=4941385a8348721f74a8151397fd0fe9db4b1f0a
Aynı cinsiyetten iki insanın birbirine ilgi duymasına eşcinsellik denir. Genelde eşcinsel olmayan bireyler, karşı cinsiyetten eşcinsel ilişkileri "daha normal" bulurken, kendi cinsiyetlerinin eşcinsel ilişkisini "anormal", "gereksiz", "yersiz" bulabilirler. Yani erkekler için lezbiyenlik çoğu zaman "kulağa daha hoş" gelen bir unsurken (ve gayleri "anormal" görmeye daha meyilliyken), dişiler de gay erkekleri, lezbiyenlere göre daha mantıklı ve çekici bulabilirler. Bunun sebebi, bu düşüncelerin ve hislerin sadece toplumsal yargılarla değil; aynı zamanda hormonlar ve beyindeki sinir faaliyetinin etkisiyle de belirleniyor olmasıdır.

https://preview.redd.it/5t988udpz3s51.png?width=825&format=png&auto=webp&s=5778433951bfc59e0e44c23f9413079cd5c54493
Heteroseksüel bir erkek, hemen her ortamda potansiyel üreme kaynağı olarak dişilere çekilecektir ve lezbiyen olması onun için bir engel olarak algılanmayabilecektir. Fakat erkekler arası gay ilişki, çoğu heteroseksüel erkeğin uzak duracağı bir durumdur; çünkü hormonal faaliyetleri bu şekilde süregelmektedir. Ancak bunun, homoseksüeller için de böyle olduğu anlaşılmalıdır: Gay bir erkek için dişilerle birlikte olmak "anormal" bir durum olarak algılanacaktır. Bunun sebebi toplumsal yargılardan çok, cinsel yönelimden kaynaklı hormonal faaliyetlerdir. Dolayısıyla, bireylerin cinsel yönelimlerini ve bundan doğan his, istek ve arzularını seçme şansları bulunmamaktadır. Bu yönelim, muhtemelen çok erken yaşlarda bir kere belirlendikten sonra sabitlenmektedir ve değişmemektedir, değiştirilememektedir, artık değiştirilmesine gerek de görülmemektedir.
Daha sonradan yapılan araştırmalar, daha fazla sayıda tanımı da beraberinde getirmiştir. Örneğin var olan tüm cinsiyet ve cinsel yönelimlere ilgi duyma (panseksüellik) veya birden fazla olmak kaydıyla bunlardan spesifik olarak bazılarına ilgi duyma (poliseksüellik) da bu kategoriler içerisinde değerlendirilebilmektedir.
Her ne kadar insanlar biyolojik bir cinsiyet ve o cinsiyete "yapışık" olarak doğan bazı toplumsal cinsiyet tanımları ile, bir toplumun içine doğuyor olsa da, bireylerin her zaman bu tanımlara uyan cinsel yönelimler geliştirmediği görülür. İşte "eşcinsellik" kavramının başladığı nokta, burası olarak görülebilir. Yani her ne kadar bir birey erkek olarak (XY kromozomları ile) doğsa ve bu doğumu nedeniyle, biyolojik ve toplumsal olarak dişilere yönelmesi beklense de, sayısız türde bu durum, bu şekilde gelişmek zorunda değildir. Daha düzgün bir tanımıyla, her erkek doğan birey dişilere, her dişi doğan birey erkeklere yönelmek zorunda değildir.

Cinsel Yönelim Kategorileri

Cinsel yönelimle ilgili olarak birçok farklı kategorizasyon geliştirmek mümkündür. Aşağıda bunların olabildiğince kapsayıcı ve güncel bir listesini sunmaya çalışacağız; ancak bunu yaparken "fantezi" olarak tabir edilen seks uygulamalarından doğan kategorileri listemize dahil etmeyeceğiz. Daha ziyade cinsel yönelimin temelini belirleyen kategorileri sunmaya çalışacağız.
Geleneksel olarak bu listenin ilk dört maddesi cinsel yönelim kategorizasyonunda kullanılmışsa da, sonradan bu liste giderek genişlemiştir. Aseksüelliğin bir cinsel yönelim olup olmadığı halen tartışılmakta olan bir konudur.
  1. Düzcinsel (Heteroseksüel): Kendi biyolojik cinsiyetinden olmayan, karşı biyolojik cinsiyetten olan kişilere romantik veya cinsel ilgi duyanlar bu kategoridedir. İnsan popülasyonunun büyük bir kısmı bu kategoriye girmektedir.
  2. Eşcinsel (Homoseksüel): Kendi biyolojik cinsiyetinden olan kişilere romantik veya cinsel ilgi duyanlar bu kategoridedir.
  3. Çiftcinsel (Biseksüel): Hem kendi biyolojik cinsiyetinden olan, hem de karşı biyolojik cinsiyetten olan kişilere romantik veya cinsel ilgi duyanlar bu kategoridedir.
  4. Cinselliksiz (Aseksüel): Hem kendi biyolojik cinsiyetinden olan, hem de karşı biyolojik cinsiyetten olan kişilere herhangi bir romantik veya cinsel ilgi duymayanlar bu kategoridedir.
  5. Gri Aseksüel: Seksüellikle (yani yukarıdaki ilk üç kategoriden birisinde olmak ile) aseksüellik arasında bir yerde bulunan, bu iki uç arasında gidip gelen kişiler bu kategoridedir.
  6. Androfilik (Androphylia): Eşcinsel/düzcinsel tanımına alternatif olarak geliştirilen, erkek/dişi kutupluluğu yerine maskülanite/feminenite kavramlarını yerleştiren, bu tanım çerçevesinde maskülen özelliklere romantik veya cinsel ilgi duyanları barındıran kategoridir.
  7. Jinefilik (Gynephilia): Eşcinsel/düzcinsel tanımına alternatif olarak geliştirilen, erkek/dişi kutupluluğu yerine maskülanite/feminenite kavramlarını yerleştiren, bu tanım çerçevesinde feminen özelliklere romantik veya cinsel ilgi duyanları barındıran kategoridir.
  8. Panseksüel (Omniseksüel): Cinsel yönelimi ve cinsel kimliği ayırt etmeksizin her insana romantik veya cinsel ilgi duyan kişileri barındıran kategoridir. Kimi zaman cinsel kör olarak da tanımlanırlar.
  9. Poliseksüel: Farklı cinsel kimliklere ilgi duyup, hepsine ilgi duymayan kişiler bu kategoridedir.
  10. Kuir (Queer): Heteroseksüel veya düz (cis) cinsiyetli olmayan herkesi barındıran çatı bir kategoridir.

Cinsel Yönelim Bir Tercih Değildir!

Burada anlaşılması gereken çok önemli bir noktaya değinmek istiyoruz; çünkü bunun anlaşılmaması, eşcinsellerin yanlış yargılanmalarına neden olmaktadır: Bireyler, eşcinsel olmayı seçmemektedirler**. Çünkü hiçbir birey, cinsel eğilimini seçemez.**
Bu konuda kafanız karıştığında kendinize şunu sorun: "Ben, karşı cinse ilgi duymayı ne zaman seçtim?" Buna cevabınız "Hiçbir zaman." olacaktır; çünkü hiçbir noktada bilinçli bir tercih yapmadınız. Aynı şey, eşcinseller için de geçerlidir. Eşcinsel olmayan ("düz") bireyler nasıl ki karşı cinsiyete ilgi duymayı isteyerek yapmıyorlarsa, eşcinseller de kendi cinsiyetlerine ilgi duymayı isteyerek yapmamaktadırlar.
Bu önemli noktayla ilgili çok sayıda araştırma yürütülmektedir. Hemen hemen hepsi, benzer sonuçlara varmaktadır: Cinsel yönelim, henüz kesin olarak bilinmeyen nedenlerin etkisi altında, çok küçük yaşta (muhtemelen ana rahminde) belirlenmektedir ve sonrasında (çok nadir bazı durumlar haricinde) değişmemektedir. Bu durumda, bu kişilerin oldukları gibi kabullenilmeleri toplum açısından en modern ve akıllıcası olacaktır.

Cinsel Kimlik / Cinsiyet Kimliği (Gender Identity)

Tüm bu tanımlardan anlaşılabileceği gibi cinsiyetler ve bunların toplumsal karşılıkları, basit birer XX ve XY kromozomu kombinasyonuna indirgenemez. Dahası, toplumun bireylerin nasıl ve ne şekilde davranmaları gerektiğine ne kadar karışmasına izin vereceğimize bağlı olarak toplumsal cinsiyet kavramı sorunlu ve uzak durulmaya çalışılan bir kavram haline gelebilmektedir.
İşte bu durum, bir kişinin kendisini dilediği kimlikle tanımlaması anlamına gelen cinsel kimlik kavramını doğurmuştur. Cinsel kimlik, bir bireyin genlerinden veya toplumdan kaynaklı tanımlardan bağımsız olarak, kendi benliğiyle, kendisinin hangi toplumsal cinsiyet kalıbına uyduğunu belirlemesi veya kendi tanımlarını yaratmasıdır.
Elbette, basit bir ikili (binary) sistemden kişilerin kendilerini özgürce tanımlayabilecekleri akışkan (İng: fluid) bir sisteme geçildiğinde kavramlar bir anda çoğalabilmekte ve neyin ne anlama geldiğini takip etmek zorlaşabilmektedir. Özellikle de birbirine çok benzer ancak birebir aynı olmayan tanımların doğması, genel halk üzerinde kafa karışıklıkları ve direnme güdüsü yaratabilmektedir. Dahası, cinsiyet araştırmaları daha kapsamlı hale geldikçe, elde edilen yeni verilere bağlı olarak kategoriler daha da netleştirilebilmektedir.
Kimi zaman medyada (ve özellikle de sosyal medyada) bu farklı cinsiyet kimlikleri alay konusu olabilmektedir; çünkü kısa bir sürede asırlara yayılan tanımlar değişmiş ve birçokları bu değişime henüz ayak uyduramamıştır. Dahası, birçok kişi bu konular üzerine pek kafa yormadığı ve kendini geleneksel "dişi" ve "erkek" gibi kategorilere uygun gördüğü için, genel popülasyona nazaran oldukça ufak olan bir azınlığın tanımları bu kadar köklü bir şekilde değiştirebilmesi onları rahatsız edebilmektedir. Buna rağmen özgürlüklerin değerini bilen insanlar, homofobik (eşcinsellik karşıtı) olarak algılanmamak için bu değişime güçlü bir ayak direme yerine; alay, satir ve komedi gibi yollara başvurarak değişime direnmeye devam etmektedirler.
Özgürlük, eşitlik ve daha kapsayıcı tanımlar isteyen azınlık ile; halihazırda var olan tanımların yeterli olduğuna inanan, kapsamlı değişimleri yersiz ve abartılı bulan çoğunluk arasındaki sürtüşme, er ya da geç belirli değişimleri beraberinde getirecek ve tanımlarımızın güncellenmesiyle sonuçlanacaktır. Bunun izlerini daha 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bile net bir şekilde görebilmekteyiz.
İşte bu nedenle, bu kısımda, olabildiğince güncel ama kısa tanımlarıyla cinsel kimlik kategorilerini sizlerle paylaşmak istiyoruz. Kendi kimliğinizi özgür bir şekilde tanımlayabilmenizi arzuluyoruz.

Cinsel Kimlik Kategorileri

  1. Kimliksiz (AgendeNeutrois): Kendini herhangi bir cinsel kimlikle tanımlamayan kişilerdir. Bu kişiler herhangi bir cinsel kimlikleri olmadığını veya varsa da yaygın kimliklerin bir karışımı olduklarını düşünürler. Bazı kimliksiz kişiler ameliyat veya hormon tedavisi yoluyla vücutlarını da cinsel kimliği belirginleştiren özelliklerden arındırmaktadırlar.
  2. Erdişi (Androgyne/Androgynous): Hem erkek, hem dişilere ait cinsel özelliklere (bunların bir karışımına) sahip olan kişilerdir.
  3. Bicinsiyetli / Çift Kimlikli (Bigender): Yaşamlarının farklı dönemlerinde kendilerini erkek veya dişi olarak tanımlayabilen, bunlar arasında geçiş yapan kişilerdir.
  4. Düz Cinsiyetli (Cis/Cisgender): Cinsel kimlikleri biyolojik cinsiyetleri ile örtüşen kişilerdir. Popülasyonun büyük çoğunluğu kendisini bu kategori altında tanımlamaktadır.
  5. Akışkan Kimlikli (Gender Fluid): Sadece erkek ve dişilere ait özellikler arasında geçiş yapmakla kalmayıp, burada listelenen diğer kimlikler arasında da geçiş yapabilen kişilerdir.
  6. Bağımsız/Değişken Kimlikli (Gender Nonconforming/Variant): Kendilerini çok spesifik bir grup altında tanımlamayan, sadece geleneksel toplumsal cinsiyet kalıplarına uymayan kişiler kendilerini bu şekilde tanımlamaktadır. Özellikle de kadın gibi giyinmeyi seçen erkekler (İng: cross-dresser), erkekler gibi "sert ve zorlu" işlere ilgi duyan kadınlar (İng: tomboy) ve transeksüeller bu kategori altında bulunurlar.
  7. Sorgulayan (Gender Questioning): Özellikle cinsel kimlik tartışmalarının yaygınlaşması sonrasında toplumun tanımladığı ikili kategoriden fazlası olduğunu öğrenen kişiler, kendi cinsel kimliklerini sorgulama sürecinden geçebilirler. Bu süreçteki kişiler kendilerini böyle tanımlamaktadır.
  8. İkiliksiz (Genderqueer / Non-binary): Bu listedeki birçok kategoriyi bünyesinde toplayan çatı bir kavramdır. Genel olarak toplumun ikili cinsel kimlik kalıbına uymayan herkesi tanımlamak için kullanılır.
  9. Kimlik Bükücü (Gender Bender): Cinsel kimlik kalıplarına uymamakla kalmayıp, bunları bilerek çiğnemeyi sosyal bir aktivizm türü olarak benimsemiş kişilerdir. Bu kişiler özellikle homofobi, transfobi, kadın karşıtlığı ve erkek karşıtlığı gibi düşüncelerle mücadele etmek için cinsel kimlik uyumsuzluğunu öne çıkarmaktadır.
  10. Pancinsiyetli (Pangender): Erdişi ile benzer bir kavramdır; ancak erdişilere göre cinsiyet karakterleri biraz daha az belirgindir. Kimi zaman "bütün cinsel kimlikler" anlamında, cinselliğin bütün çeşitliliğini öne çıkarmak amacıyla kullanılan bir terimdir.
  11. Üçüncü Cinsiyetli (Third Gender): Kendilerini erkek ya da dişi olarak tanımlamayan, bunun yerine üçüncü bir alternatif olarak gören kişilerin kullandığı genel bir terimdir. Buradaki "üçüncü" sözcüğü çoğunlukla "diğer" anlamında kullanılmaktadır.
  12. Trans Kadın (Trans Female / Male-to-Female / MTF): Biyolojik olarak erkek doğmuş bir bireyin cinsel kimliğinin bu biyolojik cinsiyet ile aynı olmaması ("erkek doğmuş olmaya rağmen kendini kadın olarak hissetme" veya "erkek bedenine doğmuş kadın olma") durumudur. Bu kişiler hormon tedavisi ve ameliyat yoluyla vücutlarını kadınların biyolojik özelliklerini edinecek şekilde değiştirmiş olabilirler veya olmayabilirler.
  13. Trans Erkek (Trans Male / Female-to-Male / FTM): Biyolojik olarak dişi doğmuş bir bireyin cinsel kimliğinin bu biyolojik cinsiyet ile aynı olmaması ("kadın doğmuş olmaya rağmen kendini erkek olarak hissetme" veya "kadın bedenine doğmuş erkek olma") durumudur. Bu kişiler hormon tedavisi ve ameliyat yoluyla vücutlarını erkeklerin biyolojik özelliklerini edinecek şekilde değiştirmiş olabilirler veya olmayabilirler.
  14. Üçcinsiyetli (Trigender): Erkek, dişi ve cinsiyetsiz özellikler arasında geçiş yapan kişilerdir.
Her ne kadar toplum genelinde transeksüellik "ameliyat ile cinsiyet değiştirme" anlamına gelse de, psikolojik terminoloji açısından illa ameliyatla cinsiyet değişimi gerekmemektedir. Kimi zaman biyolojik cinsiyeti ile cinsel kimliği uyuşmasa da cinsiyet değişimi istemeyen kişilere transgender denmektedir. Ancak modern teknikler sayesinde cinsel kimliği transgender olan bireyler, biyolojik özelliklerini de cinsel kimliklerine uydurmayı seçebilirler. Bu durumda (biyolojik) cinsiyet değiştirme operasyonları/terapileri uygulanır. Transeksüelliğe yönelik toplumsal önyargılar konusundaki bir yazımızı buradan okuyabilirsiniz.
Görülebileceği gibi bu kavramların bazıları birbirine fazlasıyla yakındır; hatta bazıları diğerlerini kapsayan kavramlardır. Bu kavramlar literatürde oturdukça, birbirleriyle olan ilişkileri ve kavramsal sınırları da netleşmektedir. Burada tüm ikili-olmayan cinsel kimliklere yer verememiş olsak da, olabildiğince geniş bir yelpazeyi kapsadığımızı umuyoruz.

Sonuç

Gerici ve gelişmekte olan toplumlarda "erkek" ve "kadın" haricinde herhangi bir kavramdan söz etmek bile "şeytani" olarak nitelendirilebilmektedir. Ancak günümüz modern toplumlarında ve aydın düşünce dahilinde bir bireyin cinsel kimliğinin tamamen kendine ait olması son derece mantıklı ve insan toplumunun ulaştığı medeniyet düzeyiyle uyumludur. Cinsiyet, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet gibi kavramlardan haberdar olmak, bireylerin cinsel kimliklerini tanımlama hakkına sahip oldukları gerçeğiyle kaçınılmaz olarak yüzleşmemizi sağlamaktadır.
Buraya kadar birçok tanımdan bahsettik, ancak bu konuları inceleyen başlı başına bir bilim dalı olarak seksolojiye ve cinsiyet araştırmalarına ucundan bile değinmiş olamadık. Fakat biliniz ki, cinsiyetler psikolojik, sosyolojik, evrimsel, antropolojik, vb. açılardan incelenirken, buraya sığdıramayacağımız, kitaplar dolusu analiz yapılmaktadır ve sadece birkaç satırda bunların irdelenmesi mümkün değildir. Üstelik, bu tanımların çoğu, sürekli olarak gelen yeni veriler ışığında değişmekte, bilim camiası içerisinde yeni tartışmalara neden olmakta ve güncellenmektedir. Bu sebeple, bu verdiğimiz tanımlarla ilgili olarak da çok sabit bir açıklama yapmak pek mümkün olamamaktadır.
Biz burada sizlere olabildiğince temel bir özet verip, çok temel bazı hatalı anlaşılmaları düzeltip, daha detaylı araştırmalarınız için önayak olmayı hedefledik. Umarız başarılı olmuşuzdur.
Kaynak: evrimagaci.org
Not: Bu postla birlikte eşcinsellikle alakalı bilgilere giriş yapmış olduk, bundan böyle eşcinsellik genlerde mi var yoksa tercih mi, evrimsel süreci vs. hakkında postlar geliyor. İyi akşamlar...
submitted by RedditYeterBanlama to AteistTurk [link] [comments]

İnsanlar çok kötü bozmaya başladı her şey normal gibi davranıp iğrenç şeyleri bile konuşmalarına yansıtıyorlar ortalık iyice karaktersiz doldu

Neyi ne içim yaptığını bilmeyip ben böyleyim diyorlar çok midem bulanmaya başladı
Özellikle ikili ilişkiler de ve ayriyetten iş ahlakı diye bir şey kalmamış
iyi günler
submitted by vappinijack to KGBTR [link] [comments]

Türkiye'de iki partili sisteme geçişi destekler misiniz?

Desteklemeseniz bile Türkiye'nin gelecekte ikili parti sisteme yavaş yavaş geçebileceğini düşünüyor musunuz?
Bana göre CHP birkaç yıla ayrışma ve dağılma tehlikesiyle baş ediş sürecine geçecek, Hdp ve İyi parti arada kalacak. Bu AKP'nin daha çok yükselmesiyle sonuçlanır. CHP, Hdp ve İyi parti koalisyonunu görebiliriz, lakin İyi parti CHP'nin kaosa sürüklenmesi durumunda Akp'ye belki yaklaşabilir. Bütün bu parti karmaşası sonrasında da sadece İki partinin olduğu bir sisteme gidebilir ülke.
submitted by HeatHumble to Turkey [link] [comments]

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

ABD-Türkiye enerji bağları 'rönesans' görmek gibi

Pazartesi günü sanal bir konferansta katılımcılar, enerji sektöründeki Türk-ABD ilişkisinin bir tür rönesans yaşadığını söyledi.

  1. Amerika-Türkiye Konferansı kapsamında bir programda konuşan ABD-Türkiye İş Konseyi Onursal Başkanı James Jones şunları söyledi:

"İyimser olmak için en az bazı nedenler var, çünkü salgın ve enerji piyasasındaki çalkantıya rağmen, ABD ve Türkiye enerji ilişkileri bir tür rönesans yaşıyor."

Ona göre enerji sektörü, LNG'den Orta Asya ve Irak'taki boru hattı projelerine, yenilenebilir enerjilere ve son zamanlarda Türkiye’nin Karadeniz’deki son doğal gaz keşfine kadar ikili ilişkileri güçlendirmek için iyi fırsatlara sahip.

Jones, teknoloji ve güvenli 5G'nin NATO müttefiki olarak iki ülke arasındaki işbirliği düzeyinin kilidini açabileceğini, çünkü taahhütlerinin son derece önemli olan güvenli ve emniyetli iletişimi geliştirmek olduğunu söyledi.

İşbirliği için olgunlaşmış bir başka alan da sağlık hizmetleri, dedi ve özellikle KKD'lerin büyük bir fırsat sunduğunu da sözlerine ekledi.

“Türkiye, ikili ticaret için önemli bir kaynak olabilecek son derece yüksek kaliteli tıbbi cihazların çok önemli bir üreticisidir” dedi.


Olağanüstü zamanlarda yaşadığımız için bu “olağanüstü bir işbirliği gerektiriyor. Bunu yapacağımızı taahhüt etmeliyiz, ”dedi Jones.

Amerikan siyasetinin en büyük amaçlarından birinin ABD'nin ticaret modellerinde Çin'in etkisini azaltma arzusu olduğunu ve bunun ABD ticareti ve stratejik ilişkileriyle potansiyel bir fırsata sahip olduğunu da sözlerine ekledi.

Jones, "Benim görüşüme göre Türkiye ve ABD, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi tarafından finanse edilen kalkınma projelerine uygulanabilir alternatifler" dedi.

İki ülke tarafından belirlenen 100 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi doğrultusunda her iki tarafın da birbirini açık fikirli dinlemesi gerektiğini söyleyerek sözlerini bitirdi.

Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak, pandeminin küresel ekonomik düzeni köklü bir şekilde sıfırladığını söyleyerek, dünya ekonomisinin direncine ve özel sektörün zorlukların üstesinden gelme konusundaki sağlam duruşuna olan inancını vurguladı.

Dünyanın çeşitli sektörlerde tedarik zincirlerini yeniden yapılandırdığını söyleyen Olpak, şunları ekledi:

"Yalnızca ABD'de değil, küresel olarak bir veya sınırlı bir tedarik zincirinden uzaklaşma var, çünkü COVID-19 kilitlenmeleri, işletmeleri, tedarik ve malzemeler için tek bir ülkeye aşırı güvenmenin riskleri ve zorluklarıyla yüzleşmeye zorladı."

Yalnızca bir veya sınırlı tedarikçiye sahip olmanın düşünüldüğünden daha fazla risk taşıdığı uyarısında bulundu.

"Amerika ve dünyadaki birçok firmanın alternatif aradığını biliyoruz ve Türkiye bu role adım atmaya hazır," dedi.

Olpak, Türkiye'nin güçlü üretim üssüne ve yüksek kaliteli ürünler konusundaki itibarına değinerek, Doğu ile Batı arasındaki geçit olarak ülkenin coğrafi çekiciliğini vurguladı. Dünya da lojistiğin sadece mesafeden ibaret olmadığını anladı.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]

Çağrı merkezi işini astronomi ile değiştiren adam şimdi aurorayı kovalıyor

Basın Derneği tarafından
Dünyanın dört bir yanındaki aurora borealis'i kovalamak için bir çağrı merkezinde çalışarak ticaret yapan bir adam, doğal fenomenin "manevi bir acele" sunduğunu söyledi.
Matt Robinson sekiz yıl önce, bir bilim iletişimcisi olarak Northumberland'daki Kielder Gözlemevi'ne katılmak için Sunderland, Tyne and Wear'daki çağrı merkezi görevinden ayrıldı ve burada "hayattan bıktığını" söyledi.
O zamandan beri Coldplay'den Chris Martin de dahil olmak üzere ünlüler için gökbilimci olarak çalıştı ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde yüzlerce kez aurorayı gördü.
Hidrofil Sargı Bezi Fabrikası | 0507 996 6199 | Fiyatları Toptan
Sargı Bezi Fabrikası - https://sargibezifabrikasi.com/
Metronom Müzik - https://www.metronomusic.com/
Akustik Sahne İstanbul - https://akustiksahneistanbul.com/
Kemençe Kursu http://www.kemence.com.t
PA haber ajansı ile ABD'deki bir fiyorttan konuşan 34 yaşındaki, "Kuzeyden gelen bir delikanlı olduğum için düşündüğümde çılgınca, ama riskler şimdiye kadar karşılığını aldı" dedi. Norveç'in çok kuzeyinde. Gözlemevinden ayrılmadan hemen önce, en iyi arkadaşım öldü, o 31 yaşındaydı ... yani yaklaşık altı ay boyunca şaşkınlık içindeydim. "Artık yaşamadığı için yaşamam gerektiğine karar verdim ve asla arkama bakmadım." Beş yıl önce Whitley Körfezi'nde kuzey ışıklarını ilk kez gördükten sonra Bay Robinson, tatil şirketi Aurora Zone için çalışmak üzere Finlandiya'ya taşındı. Oradan 34 yaşındaki, Şili ve Maldivler'de astronomi işleri aldı. Bay Robinson sekiz yıl önce bir astronom olmak için Sunderland'daki bir çağrı merkezinde işini takas etti (Matt Robinson / PA) Maldivler'de bir açık hava restoranında çalışırken, Coldplay'den Martin, aktris Gwyneth Paltrow ve WWE güreşçisi Randy Orton gibi ünlü konuklara yıldızları gösterecekti. Robinson, "Yemek yerdi ve onlara galaksileri, gezegenleri gösterir, takımyıldızları anlatırdım" dedi. "İnanılmazdı, ne kadar büyük bir 'yıldız' oldukları önemli değildi, hepsi kesinlikle onu sevdi." Ayrıca İsveçli kız arkadaşı Jacqueline ile restoranda tanıştı ve şimdi Norveç'te yaşıyorlar. İkili, planları koronavirüs salgını nedeniyle durana kadar Aralık ayında bir içerik yaratma işi başlatmak, filmler ve reklamlar yapmak için oraya taşındı. Bununla birlikte, pandemik kısıtlamalar onlara aurora borealis'i kovalamaları için bolca zaman vermiştir. Çift nefes kesen fotoğraflarını internette paylaştı (Matt Robinson) Bay Robinson, "İnanılmaz olan şey, ne elde edeceğinizi asla bilemezsiniz - oldukça olaysız veya tamamen unutulmaz olabilir," dedi Bay Robinson. “Kuzey ışıklarının nabzı attığını, aktığını ve başınızın üzerinde dans ettiğini gördüğünüzde duyduğunuz his, ruhsal bir telaş gibidir. “İnsanlar olarak, üzerimizdeki gökyüzünü ve aynı zamanda uzayı ulaşılması zor olarak görüyoruz, bu nedenle bir harikalar yeri. "O zaman bu ışıkların ışık nehirleri gibi aktığını görmek gerçekten ona tapmak istemenize neden oluyor, ben dindar değilim ... ama olsaydım, tanrım aurora borealis olurdu." Aurora, Dünya'nın manyetik alanı, atmosferdeki moleküller ve güneş rüzgarı arasındaki etkileşimlerin neden olduğu doğal bir ışık görüntüsüdür. Kutupların çevresinde, aurora australis adı verilen Güney Yarımküre versiyonu ile görülebilir. Robinson, "(Güneş rüzgarı) sürekli olarak güneş tarafından dışarı atılan sabit bir parçacık akışıdır," diye ekledi. "Dünya atmosferindeki oksijen ve nitrojen molekülleri ile bağlandıklarında kuzey ışıklarına neden olan bu parçacıklardır." Genelde sadece uzak kuzey veya güneyde görülebildiğini düşünen Bay Robinson, kuzeydoğu İngiltere'de son birkaç gündür kuzeydoğu İngiltere'de güneş rüzgarının hızındaki artış nedeniyle kutup ışıklarının gösterildiğini söyledi.
submitted by sargibezifabrikasi to u/sargibezifabrikasi [link] [comments]

Erdoğan Yunanistan'a diplomasiye bir şans verelim dedi

Türkiye cumhurbaşkanı Cuma günü yaptığı açıklamada, Ankara'nın Doğu Akdeniz'de son zamanlarda yaşanan gerginlik nedeniyle komşu Yunanistan ile görüşmeye hazır olduğunu söyledi.

İstanbul'da Cuma namazının ardından gazetecilere verdiği demeçte Recep Tayyip Erdoğan, "Diplomasiye bir şans verelim, diplomasi alanında olumlu bir yaklaşım ortaya koyalım, Yunanistan'ın yaklaşımımızı olumlu yönde karşılamasına izin verelim ve buna göre bir adım atalım."

"Ayrıca onlara şunu da söyledik: İyi niyet varsa her zaman buluşmaya hazırız, üçüncü bir ülkede bir toplantımız olsun ya da video konferans yoluyla buluşabiliriz, ancak bunu yapabiliriz."

Türkiye'nin Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis ile görüşmesinde "sorun" olmadığını, ancak esas olanın "neyin tartışılacağı ve hangi gerekçelerle buluşulacağı" olduğunu söyledi.

Erdoğan, Türkiye'nin enerji arama gemisi Oruç Reis'in bakım çalışmaları bittikten sonra Doğu Akdeniz'deki göreve döneceğini söyledi.

Ancak, "Oruç Reis'i bakım için limana götürdüysek bir anlamı da var. Bunu neden yaptık? Bu anlamlı bir yaklaşım."

Türkiye Cumhurbaşkanı, Oruç Reis'in Türk limanına geri gönderilmesinin "sismik araştırmamızın durdurulduğu" anlamına gelmediğini de söyledi.

Türkiye, Doğu Akdeniz'de enerji arayan araştırma gemisi Oruç Reis'i geçen hafta sonu, yeniden stoklama ve bakım çalışmaları için Antalya limanına iade etti.

Doğu Akdeniz'de enerji arama çalışmaları nedeniyle son zamanlarda gerilim arttı.

Yunanistan, Güney Kıbrıs ve diğer AB üyeleri, Atina'nın Türkiye kıyılarına yakın küçük adalara dayanan deniz topraklarının maksimalist bir görünümünü kullanarak, Yunanistan sularında arama yaptığını iddia ederek Türkiye'nin enerji keşfini engellemeye çalıştı.

Akdeniz'deki en uzun kıyı şeridine sahip ülke olan Türkiye, bu görüşün yasadışı olduğunu ve hiçbir anlam ifade etmediğini söyleyerek kıta sahanlığında enerji aramak için askeri refakatçiyle sondaj gemileri gönderdi ve hem Türkiye hem de Türkiye Cumhuriyeti Kuzey Kıbrıs'ın bölgede hakları var.

Bölge kaynaklarının adil bir şekilde paylaşılmasını sağlamak için önkoşul olmaksızın müzakerelere defalarca çağrıda bulundu.

Bu arada, Türk ve Yunan askeri heyetleri, Doğu Akdeniz'de yükselen gerilimin ortasında bir olay riskini azaltmanın yollarını tartışmak için NATO karargahında teknik toplantılar düzenlediler. Son görüşmeler Perşembe günü yapıldı.

Mısır ile deniz sınırı anlaşmasının mümkün olup olmadığı sorusuna yanıt veren Erdoğan, Türkiye-Mısır istihbarat müzakerelerine engel olmadığını, Kahire'nin Atina ile anlaşmasının Türkiye'yi "altüst ettiğini" söyledi.

Geçen ay Mısır, Yunanistan ile iki ülke arasındaki "deniz yetki alanlarının sınırlandırılması" konusunda ikili bir anlaşma imzaladığını duyurdu.

Türk Dışişleri Bakanlığı, Yunanistan ve Mısır'ın deniz sınırı olmadığını ve anlaşmanın "hükümsüz" olduğunu ileri sürerek anlaşmayı şiddetle eleştirdi.

Koronavirüs kuralları sıkılaştırılacak

Perşembe günü itibarıyla Türkiye genelinde 298.039 kişide koronavirüs pozitif çıktı ve toplam ölü sayısı 7.315 oldu.

Türkiye son zamanlarda günlük COVID-19 enfeksiyonlarında bir artış gördü. Erdoğan, "Koronavirüs önlemlerini tekrar sıkılaştırmamız gerekiyor." Dedi.

Aşı çalışmalarıyla ilgili olarak cumhurbaşkanı, Türkiye'nin yeni yılda COVID-19'a karşı olası bir aşı için "olumlu işaretler" beklediğini söyledi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]

iki dev isim menajerimi arada karsi karsiya

Star TV’nin bu sezona damga vuracak dizisi Menajerimi Ara’da konuk olacak iki isim karşı karşıya geldi. hem güldüren hem eğlendiren yönleriyle menajerimi Ara bu salı ekranda.
Dizi ve filmlerde oynayan ünlülerin hayatlarını mercek altına alan Menajerimi Ara dizinin ilk bölümü yayınlandı ve çok beğenildi. Format gereği her bölüme bir ünlünün konuk olacağı Menajerimi Ara’da iki dev isim karşı karşıya geliyor. Star Tv’de yayınlanması için Ay Yapım tarafından hazırlanan ve Call My Agent adlı diziden uyarlama olan Menajerimi Ara’da yer alacak iki dev isim kimler ve ne için karşı karşıya gelecekler? İşte dizi severlerin merak ettiği konu ve konuklar haberimizde. Şimdi detaylar
İki dev isim Menajerimi Ara'da karşı karşıya! Star TV’nin bu sezona damga vuracak dizisi Menajerimi Ara’da konuk olacak iki isim çekimleri tamamladı. Birbirinden usta oyuncuların görev yaptığı diziyi Ali Bilgin yönetirken senaryo Yeşim Çıtak ve Yelda Eroğlu ikilisine emanet. Barış Falay, Canan Ergüder, Fatih Artman, Ahsen Eroğlu, Denizcan Aktaş ve Ayşenil Şamlıoğlu gibi birbirinden usta oyuncuların görev yaptığı dizide Nükhet Duru ve Nebahat Çehre karşı karşıya gelecek ve kıyasıya rekabet edecek. Eski ama unutulmayan iki usta oyuncu, dizideki menajerlerine kök söktürürken ekran başındakileri hem güldürecek hem de düetleriyle heyecanlandıracak.
Bir yanda Nükhet Duru, diğer yanda Nebahat Çehre! Bir zamanlar sanat dünyasını kasıp kavuran Nükhet Duru ve Nebahat Çehre, bu sefer kozlarını ‘Menajerimi Ara’da paylaşacak. Çekimlere az bir süre kala başrol oyunculuğunu kabul etmeyen Nebahat Çehre, dizide menajeri Feris’i herkese alay konusu yapmıştır. Aynı projeye Nükhet Duru’nun önerilmesi ikili arasında çok eski tarihlerden kalma defterlerin açılmasına yol açar ve eğlence de burada başlar. Birbirine küs olan hatta zaman zaman sahnede rakip iki oyuncuyu canlandıran Duru ve Çehre’nin karşı karşıya geldiği anlar izleyiciyi ekrana bağlayacak. Bölümün sonlarına barışıp düet yaptıkları anlar ise bölümü unutulmaz sahnelere dahil edecek. Yönetmen koltuğunda ise Ali Bilgin’in oturduğu ‘Menajerimi Ara’, her Salı akşamı saat 20.00’de Star TV ekranlarında. Keyifli seyirler
Menajerimi Ara’nın Konusu Ne? Star Tv ekranlarında ilk bölümü geçen hafta yayınlanan ve Ay Yapım imzasını taşıyan uyarlama dizi Menajerimi Ara izleyiciye ünlülerin büyülü dünyasını izlettiriyor. Call My Agent adlı diziden uyarlama olan Menajerimi Ara dizisi ünlü isimlerin ve onların menajerlerinin yaşadığı stresli ve yer yer komik hayatları ekrana taşıyor. Ünlü isimlerin yaşadığı ışıltılı dünyada neler yaşadıkları içten ve yalın bir kurguyla ele alınıyor. Sıralı bölümler yerine tek bölümlük olan dizinin her bölümüne bir veya birkaç ünlü konuk olarak katılıyor. Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman Bay Yanlış Fragman Sen Çal Kapımı Fragman İyi Günde Kötü Günde Fragman Arıza Fragman Menajerimi Ara Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]

Gülsem mi ağlasam mı bilemedim

En yakın arkadaşımla eski sevgilim sevgililer. Arkadaşıma sorduğumda hayır diyor diğeri engel atmıştı zaten :D. En yakın arkadaşımdan da oldum. Anonim olarak yazayım dedim içimi dökmek için. Kötü hissediyorum :d
submitted by Suween to KGBTR [link] [comments]

Borsa hakkındaki suallerinizi cevaplıyorum

submitted by islandnstuff to sorbana [link] [comments]

Feanor ve Fingolfin Kimdir?

Feanor ve Fingolfin Kimdir?
En baştan uyarayım, biraz fazla uzun bir yazı. Feanor ve Fingolfin olmak üzere iki parta ayrılıyor. :D Bu ve Orta Dünya ile alakalı diğer yazılarım için uzun zaman önce açtığım bloğa bakabilirsiniz. İsteyenlere link; http://middle-earthh.blogspot.com/2015/02/feanor-ve-fingolfin.html

Feanor

Feanor

Feanor, Ağaçların Çağında Valinor’da Tirion kentinde doğmuştur. Babası Noldor’un Kralı Finwe, annesi ise Serinde Miriel’dir. Annesi Miriel, Feanor doğduktan hemen sonra ruhu bedeninden ayrılmıştır, çünkü bütün gücünü ve kudretini oğlu Feanor’a geçirmiştir. Böylece doğmuştur Noldor’un en kudretlisi, Valinor’un altın ışıkları içinde.. Diğer ismi (babasının verdiği isim), Curufinwe’dir.
Miriel doğumdan sonra bedeni kötü duruma gelince, Finwe Manwe’nin huzuruna çıkıp ondan nasihat istemiş, o da Miriel’i Lorien’de Irmo’nun bakımına vermiş ve orada uykuya dalmış Miriel. Bedeni uyur gözükmüş fakat ruhu bedeninden ayrılıp çoktan Mandos'un Salonlarına gitmiş ve bir daha hiç dönmemiş. Finwe bu duruma çok üzülmüş, sık sık Lorien’e onu ziyarete gitmiş fakat o bir daha hiç uyanmamış, bir süre sonrada Finwe bir daha Lorien’e gitmemiş. Sonra Finwe tüm sevgisini oğlu Feanor’a vermiş, Feanor’un içinde tutuşan gizli bir alev varmış gibi hızla büyümüş. Uzun boylu, güzel yüzlü, iradesi güçlü, gözleri delip geçercesine parlak, saçları kuzguni siyahmış; tüm hedeflerini hırsla ve yolundan dönmeden kovalamaktaymış.
O zamanlar ve sonrasında Noldor arasında aklı en kurnaz, eli en becerikli olan oymuş, Gençlik döneminde bilge Rumil’in eserini geliştirerek Eldar’ın sürekli kullanacağı harfleri tasarlamıştır. Ayrıca değerli taşların oldukları hallerden nasıl daha büyük ve daha parlak olabileceklerini ilk o keşfetmiş.

https://preview.redd.it/ojegavwik4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=21156a67a1266aa7ce75f0bd48b1ac0399d51581
Feanor daha sonraları, Noldor arasında Aule’nin en sevdiği Mahtar isimli ulu bir demircinin kızı olan Nerdanel ile evlenmiştir. Feanor ve Nerdanel’in yedi çocuğu olmuştur. Bunlar; Uzun Maedhros, sesi ülkenin ve denizlerin ötesinden duyulan güçlü şarkıcı Maglor, kumral Celegorm, esmer Caranthir, babasının el becerisinin çoğunu miras almış olan becerikli Curufin, huyları ve yüzleri birbirlerine benzeyen en küçükler olan ikiz Amrod ve Amras'tır.
Finwe, karısı Miriel’in ölümünden sonra tekrar evlenmiştir. İkinci eşi bir Vanyar Elfi olan İndis’tir. Finwe ile İndis’in daha sonraki günlerde; Finarfin ve Fingolfin isimli iki çocukları daha olmuştur. Kardeşler içerisinde dil ve el becerisinde en kudretlileri Feanor’du, ruhu bir alev gibi yanıyordu. Fingolfin ise en güçlü, en metin ve en cesur olanlarıydı. Finarfin ise en iyi, yüreği en bilge olandı.

https://preview.redd.it/tlyesnhjk4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=4f32cf7f6c4a4ca6c812ce2c686cc80b72bb35b4
Feanor’un annesine düşkünlüğü yüzünden, İndis ve oğulları Fingolfin ve Finarfin’e kin duymaktaydı, içlerinde en çokta Fingolfin’i sevmezdi, çocukluklarında bile onlarla sürekli bir rekabet içindeydi. Sürekli başı dik gezerdi ve kendisini kardeşlerinden daha üstün görürdü ve belki de öyleydi, fakat böyle düşünmesi bile onun kalbini daha da köreltmekteydi…
Bütün bu olaylar gelişirken Melkor’un cezası sonuna geldi ve Mandos’un Zindan’larından çıkartılarak tekrar Manwe’nin huzuruna çıkartıldı. Bütün Valar ve Maiar ordalardı, Eldar’ın da çoğu oradaydı. Melkor affedildi ve Valmar sınırlarında yaşamasına izin verildi. Lakin Ulmo ve Tulkas ona aldanmadılar.
Feanor’un düşüncelerinde yeni bir fikir oluşmaktaydı. Ağaçların ışığının nasıl korunabileceğini düşündü uzun bir süre. Sonra uzun ve gizli bir işe girişti, tüm ilmini ve ince hünerlerini bir araya getirdi; her şeyin sonunda Silmaril’leri yarattı. Üç büyük mücevher şeklindeydiler. Arda Krallığında ona zarar verebilecek hiçbir güç yoktu. Feanor, Mücevherlerin iç ateşini Valinor Ağaçları’nın uyumlu ışığından yaratmıştı. Silmaril’ler böylece canlı varlıklar haline gelmişlerdi. Herkes Feanor’un eserlerinin önünde şaşkınlık içinde kaldı. Varda, Silmarilleri Kutsadı; içinde kötülük olan hiçbir kimse onlara el süremesin diye büyüledi. Feanor, taşları Valar’ın korumasına bırakmadı, çünkü onları o kadar çok seviyordu ki, kimselere güvenemezdi. Bu yüzden onları Tirion’da ki Hazine odasının derinliklerine kapattı, babası ve oğulları haricinde kimsenin görmesine izin vermedi.
https://preview.redd.it/m2ryv2vjk4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=179407ad3b01f365d4918f32213df17e91eb8230
Feanor ve Silmariller

Feanor ve Silmariller

Melkor’da Feanor’un yarattığı Üç Taş’ı yakından izlemişti ve içinde onlara karşı bir istek ve hırs oluşmuştu. Melkor, Silmaril’leri istiyordu... Böylece işe koyuldu ve Valar’ı Eldar’a kötülemeye çalıştı, başlarda ufak yalanlarla, sonra ise büyük iftiralarla. Noldor’u hiç sevmedi ve onlara; Valar’ın onları Aman’a hapsettiğini ve Orta Dünya’yı onlardan esirgediklerini söylüyordu. Noldor bu sözlere pek aldırmasa da yine de etkilendi. Feanor’da duydu bu sözleri, içinde özgür olmak ve başka topraklara gitme hissi daha da ateşlendi. Dahası Melkor, Noldor’u da kendi içinde düşürmeye çalıştı, Feanor ile İndis’in oğullarının arasını açtı. Sonunda Melkor başarılı oldu ve Valinor’un parlak günlerinin sonunu getirdi; Feanor artık açık açık özgür olacağını, dış dünyaya, Orta Dünya’ya göç edeceğini ve eğer gelirlerse Noldor’u da esaretten kurtaracağını söylüyordu ve Valar’ın hükmüne karşı çıkıyordu. Fingolfin, Feanor’un kendini sanki bir kralmış gibi görmesinden rahatsız olmuş ve bu konuyu babası ile konuşmak için Tirion’un sarayına gitmiş, Feanor onu orada görmüş ve kendisini babasına kötülediğini düşünerek olaya girmiştir. Bu durum üzerine Fingolfin hiçbir kelime etmeden saraydan ayrılmıştır. Feanor onu takip edip dışarıda onu sıkıştırmış ve kılıcını çekip tehtid etmiştir. Bunun sonucunda Valar, Feanor’u huzurlarına çağırdı. Sonunda her şey açığa çıktı ve Melkor suçlandı, Tulkas derhal ayrılarak Melkor’u aramaya gitti. Lakin bu Feanor’un suçunu hafifletmedi. Feanor 12 yıllık bir sürgüne mahkum edildi. Bu sürgüne babası da onunla geldi. Ayrıca yedi çocuğu da onunla birlikte gitti. Bu süre içinde Fingolfin, Tirion’da ki Noldor’u yönetti.
Sürgün bitti ve Feanor ve maiyeti Formenos’a geri döndü. Bir süre sonra Melkor açık açık Formenos’a gelerek Feanor'la konuştu. Fakat Feanor onu evinden kovdu. Melkor bir süre kimselere gözükmedi. Valar dostluk için bir divan daha topladı ve bütün Eldar’ı çağırdı. Birçok kişi geldi, gelenler arasında Feanor ve Fingolfin’de vardı. Finwe, Formenos’da kalmıştı. Divan sırasında Fingolfin ve Feanor’a barışmaları emredildi ve Fingolfin, Feanor’un çizdiği yoldan gitmeye yemin etti. Bu divan sürerken Melkor, Ungoliant isimli bir başka güç ile iki ağaca saldırmış ve ışıklarını söndürmüştü. Haber Manwe’nin divanına ulaştı, inanılmaz bir kargaşa çıktı, Tulkas ve Orome hemen ayrıldılar. Ağaçların yanına gittiler, hemen arkalarında da birçok Eldar geliyordu fakat ışık sönmüştü, Melkor orada yoktu. Eldar ve Valar ağaçların yanındayken Melkor ve Ungoliant Formenos’a gittiler ve kapıları kırıp içeri girdiler, orada kral Finwe önlerine dikildi. Melkor tek bir hamlede Finwe’yi öldürüp cansız bedenini yere serdi. Ardından hızla hazine odasına gidip tüm hazineleri ve Silmariller’in olduğu sandığı da alarak kuzeye doğru kaçtılar oradan Helcaraxe geçitlerine gittiler ve Orta Dünya topraklarına girdiler. Formenos’taki olaylar bir yıldırım gibi ulaştı Valar'a ve Noldor’a. Feanor ve Fingolfin acı içinde ağladılar. Tam o sırada Feanor intikam için yemin etti ve her nereye giderse gitsin Melkor’u takip edeceğini ve Silmarilleri ondan alacağını söyledi.
…ve böylece başladı orta dünyaya yolculuk, Feanor Tirion meydanında konuştu ve halkının büyük bir kısmını ikna etti, Fingolfin de yemini üzerine, Feanor ile gideceğini açıkladı ve birçok Noldor yolculuğa çıktı, Finarfin ve onun isteğini dinleyen Noldor da gideceklerdi. Yolculuk başladı Alqualonde limanlarına vardılar orada Teleri’den yardım istediler, fakat Teleri yardım etmeyi reddetti. Feanor ve çocukları Teleriyle savaştı. Bu savaş ilerde “Kardeş Katliamı” olarak adlandırıldı. Fakat Fingolfin geriden geldiği için savaşmadı. Bu savaşın sonunda Mandos gökte belirdi ve hükmünü açıkladı; Noldor lanetlemişti, bu yolculuk onların sonu olacaktı. Fakat Feanor vazgeçmedi gemileri aldı, Fingolfin’de devam etmek zorundaydı. Fakat Finarfin ve halkı gitmekten vazgeçtiler ve Tirion’a geri döndüler. Feanor limandan gemilerle Ayrıldı fakat Fingolfin’e ve halkına ihanet etti ve onları gemilere aldırmadı. Fingolfin Feanor’a kızdı ve ne olursa olsun dönmeyeceklerini açıkladı ve Helcaraxe geçidine yöneldiler, bir çok Noldor öldü.
Feanor, Beleriand’a girdi ve savaş için hazırlandı, Angband’a öncüler yollayıp gözetletti. Ve Noldor’un Beleriand’daki ilk savaşı başladı, bu savaşa “Dagor-nuin-giliath” anlamı ise “Yıldızların Altındaki Savaş”tır. Elfler büyük bir zafer kazandılar,savaşın bitmesine yakın Feanor, hırslanıp yanında birkaç arkadaşı ile birlikte Angband'ın kapısına kadar at sürmüştür, pusuda yatmış olan Balrog’lar bir anda ortaya çıkarak grubu çember içine almıştır, uzun süre mücadele eden Feanor en sonunda aldığı yaraların sonucunda zayıf düşmüş ve bedeni Balrogların efendisi Gothmog tarafından yere çarpılmıştır, tam bu sırada yetişen oğulları babalarının yardımına gelmiş onu kurtarmışlardır, ama en büyük oğul Maedhros, Morgoth'a esir düşmüştür. Geri dönüş yolunda Feanor öleceğini anlayıp oğullarına durmalarını emretmiştir. Son sözleri ise, ne olursa olsun Morgoth’un peşini bırakmamaları ve ne pahasına olursa olsun Silmarilleri geri almaları üzerine olmuştur.
Feanor acı içinde ölmüştür, ruhunun alevi oracıkta bedenini küle çevirmiştir. Geriye ise hiçbir şey kalmamıştır. Noldor’un en kudretlisi de Arda topraklarına böylece veda etmiştir…

https://preview.redd.it/yibvltdqk4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=af62b196aceb14ab414a3aa4a93a6069915b6edc
Feanor iyi-kötü bir çok şey yapmıştır, Feanor olmasaydı Eldar'ın en güçlü halkı Noldor'un tarihi, hatta Orta Dünya'nın tarihi bu kadar uzun olmazdı... Her şey bittiğinde Eldar kulaklarında Feanor'un sözleri hep çınladı ve kararan Valinor'un simgesi hiç kaybolmadı gözlerinden. İşte Feanor'un binlerce yıl geçmesine rağmen hafızalardan silinmeyen sözleri;
"Neden, Ey Noldor halkı, neden bizi koruyamayan, hatta kendi topraklarını bile Düşman'ına karşı koruyamayan kıskanç Valar'a hizmet edelim? O, düşmanları olduğu halde, akrabaları değilmi? İntikam, bu yüzden beni çağırdı, ama öyle olsa bile, bundan sonra babamın katili ve hazinemin hırsızının akrabalarıyla aynı topraklar üzerinde yaşamayacağım. Bu cesur halk arasındaki tek cesur ben değilim. Hepiniz kralınızı kaybetmediniz mi? Kaybedecek daha neyiniz var ki dağlar ve deniz arasındaki bu dar toprağa takılıyorsunuz? Bir zamanlarda Valar'ın Orta Dünya'dan esirgediği ışık vardı ama şimdi karanlık her yere yayıldı. Pusun tacizine uğrayan ve nankör denize boşuna göz yaşı döken gölgelenmiş bir halk olarak sonsuza dek burada kıpırdamadan yas mı tutacağız? Yoksa yurdumuza mı döneceğiz? Özgür halkın yürüdüğü Cuivienen'de, bulutsuz yıldızların altında tatlı sular akıyor, geniş toprakları etrafa uzanıyor. Hepsi orada, delilik ederek terk ettiğimiz her şey orada hala bizi bekliyor. Gelin dönelim! Bırakın bu şehri korkaklar korusun."
Noldor'un hatırladığı başka bir şey daha vardı, hatıraları canlandıkça hala acı içinde ağlarlar.

Mandos'un kehaneti
"Sayısız gözyaşı dökeceksiniz. Valar, Valinor'u size karşı kapatacak ve sizi dışarıda bırakacak, böylece ağıtınızın yankısı bile dağları aşamayacak. Valar'ın gazabı Batı'dan Doğu'nun en ucuna dek Feanor Hanedanı üzerine yayılacak, onları izleyenlerinde üzerine yayılacak. Yeminleri onları sürükleyecek, onlara ihanet edecek. İyi başlayan herşey kötü bitecek; Akrabanın akrabaya ihanetiyle, ihanete uğrama korkusu doğacak. Onlar sonsuza dek mahrum edilenler olacak.
"Siz haksız bir şekilde akrabalarınızın kanını döktünüz, Aman topraklarını lekelediniz. Kana karşı kan vereceksiniz ve Aman'ın ötesinde Ölüm'ün gölgesinde yaşaycaksınız. Bunun için Eru sizin Ea'da ölmemenize karar verdi; ve hiçbir hastalık sizi ele geçiremeyecek ama katledilebilirsiniz ve katledileceksiniz: silahla, işkenceyle ve kederle; sonra yurtsuz ruhlarınız Mandos'a gelecek. Orada bedenlerinizi özleyerek bekleyeceksiniz ve katlettikleriniz gelip sizin için yalvarırlarsa biraz merhamet bulabileceksiniz. Orta Dünya'da kalıp Mandos'a dönmeyenler, büyük bir yük taşıyormuşçasına bitkinleşecekler, gittikçe solacaklar ve arkalarından gelecek daha genç ırkın önünde pişmanlık gölgeleri olacaklar. Valar konuştu"
... işte böyle son bulur Noldor'un yazgısı...
https://preview.redd.it/h35aj6tqk4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=8cae07d7951c9653eaab65e365ecd81c7ec963b6

Fingolfin

Fingolfin

Noldor’un kralı Finwë idi. Finwë’nin oğulları ise Fëanor ve Fingolfin ve Finarfin; yalnız Fëanor’un annesi Serinde Miriel iken, Fingolfin ile Finarfin’in anaları Vanyar soyundan Indis idi.
Eşi göçüp gittikten sonra, vakti saati gelince Güzel Indis’i aldı Finwë ikinci eşi olarak.
Babasının düğününü hiç de hoş karşılamadı Fëanor ve ne Indis'e, ne de oğulları Fingolfin ve Finarfin’e içten bir sevgi besledi.
Fëanor, dilinde de elinin becerisinde de en kudretli olandı ve kardeşlerinden üstündü, ruhu tutuşmuş, alev alev yanıyordu. Fingolfin en güçlü, en sebatkar ve gözü pek olanlarıydı. Finarfin ise en adil, yüreği en bilge olandı; sonraları Olwë’nin oğulları, yeni Teleri’nin efendileri ile dost oldu ve Olwë’nin kızı, Alqualonde’nin kuğu-bakiresi Eärwen’i eş olarak aldı.

https://preview.redd.it/zfmgkfnfl4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=50fa52d99013d2f56aea2c039e7df37b601720a2
Fingolfin’in oğulları, sonradan dünyanın kuzeyinde Noldor’un başına geçen Fingon, Gondolin’in efendisi Turgon idi, kız kardeşleri Ak Aradhel’di. Eldar’da geçen yıllarında henüz ağabeylerinden küçüktü, fakat sonradan serpilip güzelleşti ve uzayıp güçlendi; ormanda ata binip avlanmayı çok sevdi. Genellikle akrabaları Fëanor’un oğulları ile birlikteydi, fakat hiçbirine kaptırmadı yüreğini. Saçları koyu, teni solgun olduğu ve gümüş rengi ile beyazdan başka renkte kıyafet giymediği için Ar-Feinel, yani Noldor’un Ak Hanımı derlerdi ona.
Aman’da herkesin saygı ile önlerinde eğildiği Finwë’nin büyük oğulları Fëanor ve Fingolfin yüce prenslerdi, fakat şimdi sahip oldukları haklar ve mal mülk yüzünden kibre ve kıskançlığa kapılıp gitmişlerdi. Ardından Melkor, Eldamar’da ortalığa yalanlar yaydı ve Fëanor’un kulağına şu dedikodu ulaştı: Güya Fingolfin ve oğulları, Finwë’nin ve büyük oğlu Fëanor’un hakimiyetine el koymak ve onların yerine geçmek için entrikalar hazırlıyorlardı; Valar’ın da izniyle oluyordu tüm bunlar, çünkü Silmariller kendi korumalarına bırakılmayıp da Tirion’da tutuldukları için onlar da hoşnutsuzlardı. Fingolfin ve Finarfin’e ise şu sözler söylendi: “Aman dikkat! Miriel’in kibirli oğlunun, Indis’in oğullarına karşı sevgisi daima kıt olmuştur. Şimdi büyüyüp güçlendi ve babasını kendi tarafına çekti. Çok geçmez, en yakın zamanda sizi Tuna’dan ötelere sürecektir!”
Işte böylece Melkor yalanlar ve çirkin dedikodular ve yanlış öğütlerle Noldor’un yüreklerinde bir çatışma ateşi yaktı ve onların kavgası sonunda Valinor’un parlak günleri sona erdi; eski ihtişamının akşamı gelip çattı.
Çünkü Fëanor, Valinor’dan ayrılıp dünyaya yeniden dönebileceğini ve onun peşinden gittikleri taktirde Noldor’u esaretten kurtarabileceğini haykırarak, Valar’a karşı alenen isyankar sözler etmeye başladı.
Ardından Tirion’da müthiş bir huzursuzluk baş gösterdi ve Finwë sıkıntıya düşüp tüm reislerini divana çağırdı. Fakat Fingolfin hışımla evine gelerek karşısında dikildi ve şunu söyledi:
“Kralım ve babam, pek yerinde bir biçimde Ateşin Ruhu adını almış kardeşimiz Curufinwë’nin kibrini zapt etmeyecek misiniz? O kim alıyor da, kral kendisiymiş gibi halkımız adına konuşuyor? Uzun süre evvel Quendi’nin karşısına geçip, Valar’ın Aman’a gelmemiz için yaptığı çağrıyı kabul etmelerini emreden sizdiniz. Orta Dünya’nın tehlikeleri içinden Eldamar’ın ışığına doğru uzanan zorlu yol boyunca Noldor’u sürükleyen sizdiniz Şimdi eğer bundan pişmanlık duymuyorsanız, en azından iki oğlunuzu sözlerinizle ödüllendirmeniz lazım geliyor.”
Ama Fingolfin daha sözlerini tamamlamadan Fëanor koca koca adımlarla odaya girdi; tepeden tırnağa silahlıydı: “Işte böyle, tam da tahmin ettiğim gibi,” dedi. “Üvey kardeşim, her meselede olduğu gibi bunda da babamı yanına alıp, önüme geçecektir.” Sonra Fingolfin’e dönüp kılıcını çekti ve bağırdı: “Çekil git karşımdan ve ait olduğun yere dön!”
Fingolfin, Finwë’nin önünde eğildi ve Fëanor’a bir laf yahut tek bir bakış bile atmadan, odadan çıkıp gitti. Ama Fëanor peşi sıra çıktı ve kralın evinin kapısında yolunu kesip parlak kılıcının ucunu Fingolfin’in göğsüne dayayıverdi.
“Bak üvey kardeşim! Bu kılıcın ucu senin dilinden keskindir. Yerimi ve babamın sevgisini de zorla elimden almayı hele bir dene; o vakit belki Noldor halkı, esirlerin efendisi olmaya hevesli birinden kurtulur!”
Finwë’nin evi Mindon’un dibindeki büyük meydanda bulunduğu için, bu sözler pek çok kişinin kulağına gitti, fakat Fingolfin yine cevap vermedi ve kalabalığın içinden sessizce geçip kardeşi Finarfin’i aramaya gitti.
Esasında Noldor arasındaki huzursuzluk Valar’dan gizlenmemişti, ama bu huzursuzluğun tohumları karanlıkta ekilmişti; bu yüzden, tüm Noldor kibre bulandıkları halde, inadı ve küstahlığıyla meşhur Fëanor, onlar aleyhinde sözler söylediği için hoşnutsuzluğun elebaşı diye bellendi. Ve Manwë kederlense bile yalnızca olanları izledi ve tek söz söylemedi. Valar, Eldar’ı topraklarında kalmakta ve gitmekte hür olmaları şartıyla getirmişlerdi; ayrılışları çılgınlık olarak görseler bile onları yollarından döndüremezlerdi. Fakat artık Fëanor’un yaptıklarının göz yumulur hali kalmamıştı, Valar öfkelenmiş ve yılmışlardı; ettiği lafların ve giriştiği işlerin hesabını versin diye Valmar’ın kapısında huzurlarına çıkmaya çağırdılar onu. Bu meseleye karışan ya da bir şeyler bilen diğer herkes de çağrıldı ve Hüküm Çemberi’nde Mandos’un huzurunda duran Fëanor’a sorulan tüm soruları cevaplaması emredildi. Nihayet meselenin ötesi berisi açıklığa kavuştu ve Melkor’un başlarına açtığı bela ortaya döküldü; bunun üzerine Tulkas derhal divanı terk etti ve onu tekrar yargılanması için getirmeyi gitti. Fakat Fëanor suçsuz ve günahsız bulunmadı, çünkü Valinor’un huzurunu bozup, soyundan gelene kılıç çekmişti ve Mandos ona hitaben şöyle söyledi:
"Esaretten bahsediyordun. Eğer esaretse bu, kaçıp gidemezsin, çünkü Manwë yalnız Aman’ın değil, tüm Arda diyarının kralıdır. Ve senin bu yaptıkların ister Aman’da ister başka yerde, meşru değildir. Bu yüzden işte bu hükme uğradın: On iki yıl boyunca, tehdidin ağzından çıktığı yerden, Tirion’dan ayrı kalacaksın. Bu süre zarfında düşün taşın, kim olduğunu, ne olduğunu hatırla. Diğerleri de seni affederler ise, o vakitten sonra bu mesele kapanıp nihayete kavuşmuş olacak.”
Sonra Fingolfin söz aldi ve, “Ağabeyimi affedeceğim,” dedi. Fakat Fëanor tek bir söz söylemedi; Valar’ın huzurunda öylece dikildi. Ardından dönüp çıktı divandan ve sonra da Valmar’ı terk etti.
Onunla birlikte yedi oğlu da gitti sürgüne; kuzey taraflarındaki tepelerde sağlam bir yurt ve hazine edindiler ve Formenos’ta bin bir çeşit cevher ile silah istiflediler; Silmariller ise demirden bir bölmeye kaldırıldı. Kral Finwë de, oğlu Fëanor’a duyduğu sevgi yüzünden çıkıp buraya geldi ve Tirion’da Noldor’un başına Fingolfin geçti. Fëanor kendi yapıp ettikleri bütün bu olaylara çanak tuttuysa da neticede Melkor’un tohumlarını ektiği husumet sürüp gitti ve uzun bir müddet boyunca Fingolfin’in ve Fëanor’un oğulları arasında baki kaldı.
Manwë, Noldor arasında baş göstermiş olan kötülüğe şifa bulmayı kafasına koymuştu ve prensler arasındaki derdin kederin bir kenara bırakılıp Düşmanın yalanlarının hafızalardan silinmesi için herkes Manwë’nin evine davet edilmişti.
https://preview.redd.it/v6d84q7gl4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=feaf04dc6ba2dcfa6670080b26ddb4feeee7b251
Vanyar çıkıp geldiler şölene, Tirion'lu Noldor’la Maiar da toplandılar bir araya; Valar'da tüm güzellikleri ve ihtişamları ile dizildiler yan yana ve Manwë ile Varda’nın muazzam salonlarında, çıkıp karşılarına şarkılar söylediler, batıda kalan Ağaçlara dönük yemyeşil yamaçlarda dans ettiler. O gün bomboş kaldı Valmar sokakları ve Tirion’un merdivenlerde çıt çıkmadı ve tüm diyar huzur içinde uykuya yattı. Sadece dağların öte tarafındaki Teleri hala şarkılar söylüyordu denizin kıyısında, çünkü ne mevsimler ne de zaman pek umurlarında değildi onların ve Arda hükümdarlarının meselelerine ya da henüz onlara dokunmamış olan Valinor üzerindeki gölgeye hiç akıllarını yormuyorlardı.
Manwë’nin tasarladığı şölenin tadını kaçıran tek bir şey oldu. Manwë’nin sadece Fëanor’a gelmesini emrettiği için, o da yalnız başına geldi; Finwë onunla birlikte gelmedi, Formenoslu diğer Noldor da. Şöyle söylemişti çünkü Finwë:
“Oğlum Fëanor’un Tirion’a gidememe cezası sürdükçe, ben de el çekiyorum krallıktan ve görüşmüyorum kendi halkımla.”
Ve Fëanor geldi, ama ne şölen giysileri içindeydi, ne de takılara bezenmişti, gümüş, altın yahut başka bir değerli taş yoktu üzerinde; Valar ile Eldar’ı Silmarillerin görüntüsünden mahrum etti ve onları Formenos’taki demir bölmede kilitli bıraktı. Yine de Manwë’nin tahtı önünde karşı karşıya geldi Fingolfin’le ve barıştı, sözde; Fingolfin ise kılıcın kınından çıkmasının lafını bile etmedi. Fingolfin elini uzatıp şunları dedi: “Söz verdiğimi şimdi yapıyorum ve yaşadığımız tatsızlığı unutuyorum.”
Fëanor sessizce uzanıp tuttu elini, ama Fingolfin sözlerini sürdürdü “Kan bağıyla üvey, yürek bağıyla öz kardeşin olacağım. Sen rehberim olacaksın, ben peşin sıra geleceğim. Hiçbir keder ayırmasın bizi.”
“Duydum sözlerini,” dedi Fëanor. “Öyle olsun.” Fakat ikisi de sözlerinin taşıyabileceği anlamdan habersizdi.
Derler ki Fëanor ve Fingolfin henüz Manwë’nin huzurunda iken, her iki Ağacın da ışıldadığı bir anda birbirine karıştı ışıklar ve sessiz Valmar şehri gümüş ve altın rengi bir parıltıya boğuldu. Tam o saatte Melkor ve Ungoliant ağaçları yok etti.
Haber şölene ulaşınca Manwë, Fëanor’a Silmarilleri verip veremeyeceğini sordu. O sırada başka bir haber şölene ulaştı. Morgoth, Fëanor’un evine gidip Finwë’yi öldürmüş ve silmarilleri çalmıştı.
O zaman Fëanor ayrıldı. Sonra korkunç bir ant içti. Yedi oğlu da hep birden onun etrafına atılıp aynı yemini ettiler ve kılıçları, meşalelerin göz kamaştıran ışığında kan kırmızısı parıldadı. Yeminlerini bozmayacaklarına Iluvatar adına söz verdiler ve bozarsak eğer, kavlimizi, Ebedi Karanlığa gömülelim dediler. Mänwe’yi, Varda’yı ve kutlu Taniquetil Dağı’nı şahit gösterip, ister Vala, ister Iblis, Elf yahut henüz doğmamış Insan, küçük büyük, hayırlı veya belalı, günlerin sonuna dek, zamanın doğuracağı her cinsten varlığı, Silmarillerin tekini bile ellerine almaları, çalmaları, yahut da saklamaları durumunda, Dünya’nın sonuna dek intikam ve nefret hisleriyle takip edeceklerine ant içtiler.

Feanor ve Oğullarının Yemini
Bu yemin Fingolfin’i de bağlıyordu, çünkü Fëanor’a, onu hep takip edeceğine dair yemin etmişti.
Fëanor, Morgoth’un peşinden Orta-Dünya’ya geçecekti ve Teleri’den yardım istemek için Alqualonde’ye gitti. Fakat Teleri Elfleri yardım etmeyince Fëanor öfkelendi. Kuğular Limanına gidip oradaki gemileri zorla almaya karar verdi. Fakat Teleri, Fëanor’a karşı koydu ve her iki taraf da büyük kayıplar verdi, ama Noldor’un öncü kolunun imdadına Fingolfin’in öncü topluluğu ile Fingon yetişti. Bir çarpışmanın gerçekleştiğini ve akrabalarının yenildiğini görüp, kargaşanın nedenini falan öğrenemeden öne atıldılar; bazıları ise Teleri’nin Valar’ın emri üzerine, Noldor’un yollarını kesmeye çabaladıklarını düşünmüşlerdi.
Sonunda Teleri yenilgiye uğratıldı ve Alqualonde’de yaşayan denizcilerin büyük bir bölümü katledildi. Çünkü hem Noldor haklı öfkeye ve umutsuzluğa kapılmış, hem de, büyük çoğunluğu incecik yaylardan başka bir şey taşımayan Teleri halkı güçsüz kalmışlardı.

İlk Akraba Kıyımı
Her şeye rağmen Noldor’un büyük bir kısmı katı ve fırtına dindiğinde devam ettiler, fakat onlar ilerledikçe yol daha da uzuyor, daha da korkunç bir hale geliyordu. Hadsiz hesapsız karanlık içinde upuzun bir zaman yürüdükten sonra, dağlık ve soğuk Araman çöllerinden geçip nihayet Korunaklı Ülke’nin kuzey sınırlarına vardılar. Burada aniden, bir kayanın üzerinde dikilmiş duran ve aşağıdaki sahile doğru bakan bir karaltı gördüler. Bazıları bunun, Manwe’nin gönderdiği sıradan bir haberci değil, Mandos’un ta kendisi olduğunu söyler. Neyse, Noldor yüksek bir ses duydular, yüksek olduğu kadar da tumturaklı ve ürkütücü bir ses; onlara durup dinlemelerini emrediyordu. Ardından hepsi birden durdu, put kesildiler ve Noldor halkı bir baştan öbür başa dek, hep birlikte, Kuzey’in Kehaneti ve Noldor’un Hükmü diye anılan laneti ve kehaneti bildiren bu sesi duydu. Söylenenlerin pek çoğu, Noldor’un başlarına gelene dek anlamadıkları acıları, karanlık bir dille haber veriyordu; ne kalabilecek, ne Valar’ın affını yahut hükmünü isteyebileceklerdi, anladıkları kadarıyla lanet buydu.
Yine de Fëanor yeminine sadık kalarak yoluna devam etmeye karar verdi. Fakat Finarfin yürüyüşten ayrıldı.
Nihayet Noldor, Arda’nın kuzey ucuna ulaştılar ve denizde süzülen ilk buz parçalarını görünce Helcaraxe’ye pek bir yolları kalmadığını anladılar. Doğuya kıvrılan Aman toprakları ile Endor’un batıya uzanan doğu kıyıları ( işte Orta Dünya burasıydı ) arasından Kuşatan Deniz’in buz gibi suları ile Belegaer’in dalgalarının bir olup aktığı daracık bir boğaz uzanıyordu; burası nefes kesen soğuğun uçsuz bucaksız sisi ve pusuyla, bir de denizin akıntıları, buz tepelerinin çarpışmaları ve derinlere gömülmüş buzların gıcırtıları ile doluydu. Böylesi bir yerdi Helcaraxe ve o zamana dek Valar ile Ungoliant dışında kimse buraya ayak basacak kadar gözü pek çıkmamıştı.
Noldor burada durdu ve Orta Dünya’ya nasıl geçebileceklerini tartışmaya başladılar. Orta Dünya’ya gemi ile geçmeye karar verdiler fakat gemilerin sayısı az olduğu için önce Fëanor’a bağlı grup geçti Orta-Dünya’ya.
Fakat karaya çıkar çıkmaz, Morgoth’un yalanları aralarına girmeden evvel Fingon’un dostu olan büyük Maedhros, Fëanor’a şöyle söyledi:
Peki, şimdi hangi gemilerle kürekçileri geri gönderip, ilk kimleri getireceksin buraya? Yiğit Fingon mu yoksa?
Fëanor çıldırmış gibi kahkaha attı ve bağırdı:
“Hiçbirini ve hiç kimseyi! Arkamda bıraktıklarımı artık kayıptan saymıyorum; zaten gereksiz yük olduklarını gördük yol boyu. Adıma lanet okuyanları ve hala da lanetleyenleri bırakalım gitsinler, ahlaya vahlaya dönsünler Valar’ın kafesine! Yakın şu gemileri!”
Bu sözler üzerine Maedhros sadece kenara çekildi, ama Fëanor Teleri’nin ak gemilerini ateşe verdirdi. Ve böylece, Drengist Körfezi’nin ağzında, Losgar denen o yerde, denizler üzerinde süzülmüş olan en güzel gemiler, parlak ve ürkütücü alevler tarafından yutularak küle döndü. Fingolfin’le halkı bulutların altında kızıl kızıl parlayan ışığı ta uzaktan gördü ve ihanete uğradıklarını anladı. Bu, Akraba Kıyımı’nın ve Noldor’un Hükmü’nün ilk meyvesiydi.

Gemilerin ateşe verilmesi
Bunun üzerine Fingolfin, Fëanor’un kendisini Araman’da ölüme terk ettiğini ya da utanç içinde Valinor’a geri dönmek zorunda bıraktığını fark edip kedere boğuldu, ama artık, o ana dek olmadığı kadar çok istiyordu Orta Dünya’ya gidip Fëanor’la yeniden karşılaşmayı. Ve Fingolfin’le halkı uzun bir müddet sefalet çekerek yürüdü, ama karşılarına çıkan zorluklar kahramanlıkları ve metanetlerini arttırdı, çünkü onlar kudretli bir halktı; Iluvatar Eru’nun ilk ölümsüz çocuklarıydılar; Kutlu Ülke’den yeni gelmişlerdi ve yeryüzünün bezginliği işlememişti içlerine henüz. Kalplerinde yanıp duran ateş tazecikti; başlarında Fingolfin’le oğulları ve Finrod ve Galadriel ile kuzeyin en zorlu taraflarına doğru ilerleme cesaretinin gösterdiler ve sonunda Helcaraxe’nin dehşetine ve zalim buz dağlarına dayanmanın başka bir yolunu bulamadılar. Bu umutsuz yolculuk, cesaret ve keder hususunda Noldor’un giriştikleri belki de en zorlu işti. Bu yol üzerinde Turgon’un eşi Elenwe kayboldu ve başka pek çok Noldor ölüp gitti; Fingolfin tüm badireleri atlatıp sayıca azalan topluluğunu nihayet Öte Topraklara çıkardı. Kalplerinde Fëanor ve oğullarına duydukları bir sevgi kırıntısıyla, sonunda peşine düştüler ve ayın ilk yükselişinde borularını üflediler.
https://preview.redd.it/yr6b72w0m4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=966f09377643fbe3dae865784f7101b7f44daeeb
Dagor-nuin Giliath savaşında Fëanor’un tarafı yenilmişti, Fëanor ölmüş, Maedhros esir düşmüştü. Fingon, Noldor arasındaki anlaşmazlığa son vermek için, Thangorodrim’deki kayalara bağlanmış Maedhros’u kurtardı. Fingon başardığı bu işle büyük şöhret kazandı ve Fingolfin ve Fëanor hanedanı arasındaki nefret yatıştı. Çünkü Maedhros, Araman’da onları terk ettikleri için af diledi; Noldor üzerindeki hükümdarlık iddiasından feragat etti ve Fingolfin’e şöyle seslendi: “Aramızda bir keder gölgesi düşürmedikçe, efendim, Finwë hanedanın hem en yaşlısı, hem de buna yaraşır biçimde en bilgesi olarak hükümdarlık hakkı sizin olmalıdır.” Ama kardeşleri bu sözlerine asla yürekten katılmadılar.
https://preview.redd.it/o046fa11m4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=f37f2a47663673c5ab1d08d864c4b814aad87d34
Bu yüzden, aynen Maedhros’un önceden haber verdiği biçimde, Elendë ve Beleriand’ın himayesi yaşlı olandan Fingolfin hanedanına geçtiği için ve Silmarilleri kaybettikleri için Fëanor hanedanına, Yoksun Bırakılanlar dendi. Fakat yeniden bir araya gelmiş olan Noldor, Dor Daedeloth sınırları üzerine bir gözcü koyup Angband’ı batı, güney ve doğu cenabından kuşattılar.
Güneşle geçen 20. yıldönümünde Noldor Kralı Fingolfin büyük bir şölen tertip etti ve bu şölen bahar zamanı, coşkun Norog Nehri’nin doğduğu yerde, Ivrin gölcüklerinin yanında yapıldı, çünkü buralar, kuzeye karşı onlara siper olan Gölge Dağları’nın eteklerinde yeşil ve asude topraklardı. Bu şölende yaşanan neşe, sonradan gelen kederli günlerde uzun uzun hatırlandı ve şölene Yeniden Birleşme Şöleni manasında Meret Aderthad dediler.
İşte bu yıllar, yani Güneş işe Ay’ın altında saadetin yaşandığı devirdi ve bütün ülke halinden hoşnuttu hoşnut olmasına, ama yine de Gölge kuzeyde kapkara çöreklenmiş oturuyordu.
O dönemde insanlar Orta-Dünya’ya gelmişlerdi. Angband Kuşatması’nın üzerinden yaklaşık 400 yıl geçmişti.
Karanlık ve aysız bir kış gecesiydi ve geniş Ard-galen düzlüğü Noldor’un tepelerdeki kalelerinden Thangorodrim’in eteklerine kadar soğuk yıldızların ışığı altında loş bir biçimde uzanıyordu. Gözcü ateşleri sakin sakin yanıyor, düzlüğün üzerindeki Hithlum süvarilerinin karargahlarında ancak birkaç kişi uyanıktı. İşte o sırada Morgoth, Thangorodrim’den aşağıya, Balroglardan daha hızlı ilerleyen müthiş ateş nehirleri yolladı ve düzlüğün tamamını bu ateşle kapladı; Demir Dağlar çeşit çeşit zehirler taşıyan ateşler püskürttü; bu ateşlerin havaya yayılıp her yanı kötü kokutan dumanı ölüm saçıyordu. Büyük muharebelerin dördüncüsü, Dagor Bragolach, Ani Alev Muharebesi işte böyle başladı.
https://preview.redd.it/9tmb73p1m4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=730de8ae108b9205fdd9e772605896e9d63fcce5
Bu ateşin önünde bütün ihtişamıyla ejderlerin atası olan altın Glaurung yanında Balroglarla geldi; onların ardında da Noldor’un daha evvelden görmediği, hayal dahi etmediği kadar geniş Ork orduları, kapkaranlık sökün ettiler. Noldor’un kalesine saldırıp Angband’ın üzerindeki kuşatmayı yıktılar ve Noldor ile onun müttefiki olan Gri Elflerle İnsanları buldukları yerde katlettiler.
Hithlum’a, Dorthonion’un kaybedildiğine, Finarfin’in oğullarının yenildiğine ve Fëanor’un oğullarının topraklarından sürüldüğüne dair haberler geldi. Bunun üzerine Fingolfin (kendisine göre) bu olayları Noldor’un nihai yıkımı ve tüm hanedanların geri dönülmez yenilgisi olarak niteledi; içi böyle büyük bir keder ve hınçla doldu ki müthiş atı Rochallor’a bindi ve tek başına uzaklaştı, kimseler de ona mani olamadı. Tozun ortasında esen bir rüzgar gibi Dor-nu-Fauglith’in üzerinden geçti; onu bu hızla geçerken görenleri hepsi de Oremë’nin kalkıp geldiğini zannedip, şaşkınlık içinde kaçıştılar; çünkü Fingolfin tepeden tırnağa öfke kesilmişti, bu yüzden de gözleri tıpkı Valar’ınki gibi parlıyordu. Böylece tek başına Angband’ın kapılarına gelip borusunu çaldı; bir kez daha pirinçten kapılara vurup, Morgoth’a meydan okudu ve teke tek bir dövüş için meydana çıkmasını istedi. Ve Morgoth geldi.
Kayalar Fingolfin’in borusunun keskin sesiyle çınlıyor ve sesi Angband’ın derinliklerine kadar keskin ve apaçık bir şekilde geliyordu; Fingolfin, Morgoth’a alçak ve esirlerin efendisi diye hitap ediyordu. Bu yüzden Morgoth yerin altındaki tahtından yavaş yavaş tırmanıp geldi; ayak sesleri yer altından yükselen gök gürültüsü gibiydi. Kara zırhlara bürünmüş halde dışarı çıktı ve Kral’ın karşısında demir taçlı bir kule gibi dikildi; armasız, kapkara, kocaman kalkanı da Kral’ı bir fırtına bulutu gibi gölgeledi. Ama Fingolfin gölgenin altında bir yıldız gibi parlıyordu, çünkü zırhı gümüşle kaplanmış ve mavi kalkanı kristallerle bezenmişti ve buz gibi parlayan kılıcı Ringil’i çekti.

https://preview.redd.it/qdevp9rym4551.png?width=557&format=png&auto=webp&s=d9e52034e62006fd7c3510b3cb00f2419b801227
Bunun üzerine Morgoth, Ölüler Diyarının Çekici, Grond’u hızla yukarıya kaldırıp bir yıldırım gibi aşağıya savurdu. Ama Fingolfin yana sıçradı ve Grond yerde, içinden duman ve ateş çıkan çok büyük bir çukur açtı. Morgoth ardı ardına sert darbeler indirmeye yeltendi, ama Fingolfin her seferinde, kara bir bulutun altında çakan şimşekler gibi uzağa sıçradı ve Morgoth’u tam yedi kez yaraladı; Morgoth ise tam yedi kez acısından çığlık attı; her birinde de Angband’ın orduları kederden yerlere kapaklandı ve bu çığlıklar kuzey diyarlarında yankılandı.
Ama sonunda Kral bitkin düştü ve Morgoth kalkanıyla üç kez onun üzerine yüklendi. Fingolfin üç kez dizlerinin üzerine çöktü ve üç kez yeniden ayağa kalktı; kırık kalkanı ve paralanmış miğferiyle cesaretini elden bırakmadı. Ama etrafındaki toprağın tamamı yarılmış, çukurlarla dolmuştu; Fingolfin de tökezleyip Morgoth’un ayaklarının dibine düştü ve Morgoth, neredeyse bir tepe kadar ağır olan sol ayağını onun boynunun üzerine dayadı. Fingolfin son ve umutsuz darbesini indirmek üzere Ringil’le ayağı yardı ve dumanlar çıkaran kara bir kan fışkırıp Grond’un açtığı çukurları doldurdu.
Böylece Noldor’un Yüce Kralı, kadim Elf krallarının en gururlu ve yiğit olanı öldü. Orklar kapıda yapılan bu ikili dövüşten kendilerine pay çıkarıp böbürlenmediler; Elflerin acısı ise öylesine derindi ki, bu olaya dair tek bir şarkı söylemediler. Yine de bu hikaye hafızalardadır, çünkü Kartalların Kralı Thorondor haberleri Gondolin’e ve çok uzaklardaki Hithlum’a kadar getirdi. Morgoth dövüşün ardından Elf Kralı’nın bedenini alıp kurtlarına yem olarak atmak için ikiye büktü, ama Thorondor, Crissaegrim’in zirvelerindeki yuvasından hızla gelip, Morgoth’un üzerine avına hücum eder gibi saldırdı ve yüzünü bereledi. Thorondor’un kanatlarının hücum ederken ki sesi Manwë’nin rüzgarlarının sesini andırıyordu; gelip Fingolfin’in bedenini kudretli pençeleriyle yakalayıp aniden Ork kargılarının üzerinde süzülerek Kral’ı oradan götürdü. Ve onu gizli Gondolin Vadisi’ne kuzeyden bakan bir dağın zirvesine bıraktı; Turgon gelip babasının üzerine taşlardan görkemli bir anıt yaptı. Bundan sonra hiçbir Ork, Fingolfin’in dağını aşmaya ya da mezarına yaklaşmaya cesaret ede edi, ta ki Gondolin’in hükmü gerçekleşip de, soyu arasında ihanet baş gösterene kadar. Morgoth’un ayağı o günden sonra daima aksadı ve yaralarının acısı asla dinmedi; Throndor’un yüzünde bıraktığı izler de silinmedi.
Fingolfin’in öldüğü haberi geldiğinde Hithlum’a çöken kederi tarif etmek imkansızdı, Fingon acılı haliyle Fingolfin’in hanedanının ve Noldor’un krallığının başına geçti, ve küçük oğlu Erenion’u (sonradan Gil-Galad adını alacaktı) limanlara yolladı.
https://preview.redd.it/ewmd1r12m4551.png?width=486&format=png&auto=webp&s=6be42301b2d11bd94024210a7d680dea6a132f16

Sonuna kadar okuyan varsa teşekkürler, hakkında bilgi paylaşmamı istediğiniz-merak ettiğiniz bir şeyler varsa isteyin, sorun.
submitted by snowieez to KGBTR [link] [comments]

beyler sikişmeyin sakın

her 31 de yarrağınızın büzüşmüş hali gibi yüzünüz de aynı biçimi alıyor hele 2 3 postadan sonra yüzünüz iyice eşek arısı sokmuş kedi köpeğe dönüyor bu 31 i bir de karı kızla beraber deneyin (ikili 31 yani sikişmek deniyormuş buna ) kızla ikili31 yaptığınızda karı sizin ruhunuzu çekip alıyormuş (witcher 3 meemlerinde gördüm geralt 31 den sonra ağlarken yenefer aşırı mutluydu) ömründe hiç sikişmeyen adamlara bakalım mesela ishak newton (hani elmayla yerçekimini bulan adam) hiç ikili31 yapmamış ama adam yerçekmini bulmuş (bakire bilim adamları diye gogleya tarattırdım) (iyi ki 80 lerde değiliz tarattırdım diye yazsam gestapocular kim bilir neyi nereyi tarattırdım diye sorgularlardı bende tabiki googlede bakir bilim adamları amınakodumun normieleri bir şeyi de anlayın derdim)
submitted by kedinci to kopyamakarna [link] [comments]

Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

Kahraman İkili  Türkçe Dublaj Yabancı Animasyon Film ... BU İKİLİ BU KADAR GÜZELMİYDİ YA? GÜLMEKTEN ÖLDÜM - YouTube Bitirim İkili 1  Lee Juntao ' yu kovalıyor  HD TR Dublaj ... sezen aksu ikili delilik - YouTube İyi Değilim! Muhteşem İkili 6 Bölüm Ekranda

İkili opsiyonlar ile daha fazla para kazanmak için en iyi 10 tavsiyeyi (tüm yatırımcıların kullanması gereken) açıklayacağım. Buna ek olarak, en sık sorulan soruları yanıtlayacak ve en iyi ikili opsiyon robotuyla ilgili kendi deneyimlerimi paylaşacağım. En Iyi Ikili Opsiyon Firması. Eğer kaliteli Binomo minimum para çekme bir ikili opsiyon firması hangisi diye sorarsanız. 100.000 $ sanal para ile öğrenirken, risk almayın İkili opsiyon işlemlerinin avantaj ve dezavantajlarını değerlendirirken aslında kendinize şu soruyu sormanız gerekiyor: Yasaldan kastım belirtt. 2020 en iyi ikili opsiyon İkili opsiyon firmaları hakkında bilgi almak istiyorum! En İyi Forex İkili Opsiyon Brokerleri. Haftada 7 gün, günde 24 saat işlem yapın! Foreks ve finans eğitim videoları. En iyi ikili opsiyon broker! Opsiyon 2020 Şubat 1, 2019 - Yazar: Toran Sezer - Yorum Yap Mevsim etkilerinden arındırılmış tüketici ... ');mask-image:url('data:image/svg+xml;utf8, Zeki-Metin, Lorel-Hardy, Tom-Jerry, Cenk-Erdem, Edi-Büdü ve daha niceleri. Onlar bir diğeri olmadan neredeyse nefes alamıyorlar. İşte zihinlerimize kazınan en iyi 10 ikili… Laurel ve Hardy. Sessiz sinema dönemine damgasını vuran ve şişko ile sıska olarak da bilinen Laurel ve Hardy ikilisi, birlikte toplam 106 filmde rol aldı.

[index] [6624] [2587] [5782] [3041] [6495] [2004] [6855] [2839] [183] [1469]

Kahraman İkili Türkçe Dublaj Yabancı Animasyon Film ...

Artýk hayatýmdan çýksan diyorum Bu ikili delilik sona erse Ýkimiz için de en hayýrlýsýný diliyorum Hiç olmamýþ gibi davranabilmeyi Bu yok ediciliði anlayabil... Herkese selamlar, içeriklerimizden memnun kaldıysanız abone olup like atarsanız bizlere destek vermiş olurusunuz. Yayınlarım " https://dlive.tv/oaonair " üze... Kahraman İkili 2013 Türkçe Dublaj Yabancı Animasyon Film Full Film İzle En iyi Türk komedi, romantik, dram filmlerinin en güzel sahneleri ve daha fazlası... Evet arkadaşlar yoğun isteğiniz üzerine Erangel girmiş bulunmaktayım Primosk ta başlayan Pubg pc maceramız sonlara gitti silahlar susmadı bakalım sonda neler... Bu ikili bir başka güzel, adamın gözünü alıyor. :) İyi seyirler; "ALTIN SİLAHLARLA PUBG MOBİLE" İLETİŞİM: Bana buralardan ulaşıp mesaj atabilir, takip edebilirsiniz. Çok sevinirim :).

https://forex-portugal.usaminingequipment.pw