Arkeoloji - Kommagene Krallığı (M.Ö.163-M.S.72) Antik Sırlar

Faşizm ve Monarşi Türleri Üzerine

Faşizm ve monarşinin değişik türleri vardır bunlar dünyanın çeşitli dönemlerinde çıkmış ve uygulanmış yönetim biçimleridir.
-MONARŞİ-
Monarşi kendi içinde kabaca ikiye ayrılır elbette bu dallar içeri doğru açılırlar fakat kabaca 2 dalı vardır
•Antik Monarşi
Tüm toplumlar, tarihlerinin şu veya bu evresinde monarşiyi yaşamış ve ona kutsal bir nitelik vermiştir. Her eylemin bir ayin görünümüne büründüğü kalıcı bir dini ortam içinde yaşanılan bir dünyada, kral, ancak tanrının (İbranilerde) veya tanrıların seçtiği bir kişi, hatta mısır firavunları gibi tanrının kendisi de olabilirdi. Monarşilerin bu ağırlıklı dini niteliği bu yönetim biçiminin ortadan kalkmasından sonra bile varlığını korudu: Mesela, Atina'da demokratik dönem içinde, yargıç kral, sitenin tüm dini hayatını denetimi altında tutuyordu. Tanrılar ve insanlar arasında aracılık görevini üstlenen hükümdar, kendisini destekleyenlerin ve iktidarını kabul ettirmek için gerekli olan kişilerin gücünün, kendi iktidarını sınırladığını görüyordu. Mısır'da kral, defalarca rahiplerin engellemesiyle karşılaştı ve onlarla uzlaşmak zorunda kaldı; yine mikenai dönemi Yunanistan'ında krallık gücü, ayrıntılı ve bürokratik bir saray yönetimine dayanıyordu. Kral, aynı zamanda ordunun başıydı ve savaşlarda kendine eşlik eden savaşçılar sınıfını göz önünde bulundurmak zorundaydı. Monarşilerin en mutlak nitelik kazandığı ve en uzun süre varlığını koruduğu bölgeler, tarımın sulamaya dayandığı ve karmaşık bir örgütlenme gerektirdiğiyerlerdi (NilVadisi ve mezopotamya deltası). Atina, Sparta veya Roma gibi başka yerlerde, oligarşi kısa süre içinde kralın yetkisi yerine kendi yetkisini kabul ettirdi. Bununla birlikte, İskender'in fethi sonucunda, Yunanistan'da doğu monarşilerinin kutsal niteliğinden geniş ölçüde esinlenen bir monarşi türü ortaya çıktı.
•Modern Monarşi
Kıta Avrupası'nda monarşi, Fransız İhtilali'ne kadar sürmüştür. 1789 Fransız İhtilalinden günümüze kadar olan süreçte modern devlet anlayışının ikinci aşaması yaşanmıştır. Bu aşamada egemenlik topluma verilmiştir. Egemenliğin yetkilerinin sınırlı olarak kullanılması gerektiğinin düşünülmesi gibi gelişmelerin yaşanmasının ardından, mutlak egemenlikten farklı olarak sınırlı bir egemenlik ortaya çıkmıştır. Egemenliğin sınırlandırıldığı dönemin siyasal iktidar tipi ulus devlet olmuştur. Rönesans'ın etkisiyle 16. yy başlarından itibaren toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel ölçüleri değişikliğe uğramaya başlamıştır. Bu dönemde kent uygarlığının gelişmesi ve açık ekonomi düzenine geçilmesiyle sermaye, ulusal alanda ağırlığını daha fazla duyurmuştu. Burjuvazi sınıfı, niteliğini değiştirme ve üretken bir sınıf olma yolunda ilerlemekteydi. Ticarete ve el sanatlarına dayalı sermaye, giderek artış göstermekteydi. Ticaret burjuvazisinin korunması gerektiğini düşünen dönemin kralları, ticareti içte ve dışta korumaya yönelik önlemler alma yoluna girdiler. Ekonomiye egemen olan burjuvazi sınıfı, tüm yetkilerin kralda toplanmasıyla kazancını her bakımdan garantiye alabilecekleri düşüncesini taşımaktaydılar. Ayrıca kilise de kralın yönetimine girdi ve yönetimdeki ağırlığı ciddi oranda bir kayba uğramış oldu. Burada krallığın burjuvazi sınıfıyla kolaylıkla uyuşmasının bir nedeni de soylularla olan ve kökleri tarihte çok eskilere dayanan bir anlaşmazlık içinde oluşlarıdır. Krallar ve soylular tüm tarih boyunca birbirlerinin yetkilerini sınırlandırmak için uğraş vermişlerdir. Bu iki taraf arasındaki çatışmanın bir örneği de Magna Carta olarak gösterilebilir. "Özgürlük" terimi burjuvazi sınıfının temel statüsü haline gelecektir. Yeni dönem hukuku, genellik ve kesinlik karakterine sahip "modern" bir hukuk olacaktır. Niccolò Machiavelli'ye göre; ahlakın kökenini toplum oluşturmaktadır. İnsanı evrensel bencil olarak tanımlamaktadır. Prensi ahlak dışı tutar ve toplumda düzeni sağlayacağına inanır. Ahlakın temel ilkesinin sevgi olduğu görüşündedir. Din, birleştirici olmalıdır. Bunun için de din, devlete bağlı durumda olmalıdır. Machiavelli, bu şekilde laikliği gerçekleştirmiş olur. Jean Bodin ise, vicdan özgürlüğünü savunur. Machiavelli ile ortak yönleri; dinsel hoşgörüyü ülkenin düzeni için bir araç olarak görüyor oluşudur. Bodin'e göre kral, Tanrının vekili konumundadır ve gücünü ondan alır. Farklı dinlerde insanların birbirlerine hoşgörüyle yaklaşımında din birliğinin sağlanabileceği görüşündedir. Thomas Hobbes da Machiavelli gibi kiliseyi devlete bağımlı kılar. Aslında hepsinin amacı; barış ve birliğin korunmasıdır. Fakat bu amaca, Bodin hoşgörüyle ulaşmayı amaçlarken Machiavelli ve Hobbes toplumu güderek ve zor kullanılarak bu ulaşmayı amaçlar. Üç düşünürün de benimseyip savunduğu yönetim biçimi mutlak egemenliktir. Üçü de görüşlerinde objektif ve tarihsel bir metot kullanmıştır.
Günümüzde monarşi ile yönetilen ülkelere:
▪︎Birleşik Krallık ▪︎Norveç ▪︎İsveç ▪︎Hollanda ▪︎Belçika ▪︎İspanya ▪︎Fas ▪︎Suudi Arabistan Krallığı ▪︎Omman Krallığı ▪︎Japonya Gibi ülkeker örnek gösterilebilir
-FAŞİZM-
Faşizm, ilk olarak İtalya'da Benito Mussolini tarafından oluşturulan, otoriter devlet üzerine kurulu bir radikal milliyetçi siyasi ideolojidir. İlkeleri ve öğretileri La dottrina del fascismo adı altında Giovanni Gentile tarafından yazılmıştır. Benito Mussolini'nin kurucusu olduğu Ulusal Faşist Parti'nin İtalya'da iktidara gelmesinin ardından, birçok milliyetçi ideolojiye örnek oldu. Benito Mussolini'nin sistemini örnek alarak doğan nasyonal sosyalizm ve falanjizm gibi akımlarla beraber faşizm iyice güçlenen bir ideoloji olmuştur.
İtalya'da kurulan ideolojinin orijinal versiyonu için İtalyan faşizmi sayfasına bakınız.
Milliyetçi işçi hareketlerinden ilham alan ilk faşist hareketler, İtalya'da I. Dünya Savaşı sıralarında; sol fikirleri, sağcı ve milliyetçi unsurlarla birleştirerek; komünizme, marksist sosyalizme, liberalizme, demokrasiye ve geleneksel sağcı muhafazakârlığa karşı olarak ortaya çıkmıştır. Faşizm, geleneksel siyasal yelpazede genelde aşırı sağa konulsa da, siyaset bilimciler tarafından bu tanımın yeterli olmadığı tartışılmıştır. Faşistler kendi uluslarını, ulusal camianın kitlesel seferberliğini teşvik eden totaliter bir devlet yoluyla bütünleştirmeyi amaçlarlar ve faşist ideolojiye uygun ilkelerle birlikte ulusu örgütlemeyi hedefleyen devrimci siyasal harekete önayak olan bir öncü partiye sahip olmayla nitelenirler. Liberalizme, demokrasiye, marksist sosyalizme ve komünizme muhalif faşist hareketler; devlete ihtiram, güçlü bir lidere bağlılık ve aşırı milliyetçilik ile militarizme verilen önem gibi ortak özelliklere sahiptir. Faşizm, siyasal şiddeti, savaşı ve emperyalizmi; ulusal ihyaya ulaşmak için bir araç olarak görür ve güçlü ulusların, daha güçsüz ulusların yerine geçerek topraklarını genişletmeye hakkı olduğunu ileri sürer. Faşizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen İtalyan lider Benito Mussolini'nin 1922'de İtalya'da iktidara gelmesinin ardından, onun iktidarı döneminde, İtalya'da resmi ideoloji olarak yürütülmüştür. Kısa süre içerisinde genel anlamıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını betimler bir nitelemeye dönüşmüş ve nasyonal sosyalizm başta olmak üzere, anti-demokratik ve otoriter ideoloji ve yönetim sistemlerinin tamamına halk tarafından verilen genel bir isim halini almıştır. Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükûmet yetkisini sembolize eden, ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Söz konusu sembol birtakım değişikliklerle 1926 yılından itibaren İtalya'nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini'nin propagandasında kullanılmıştır. Faşizm, baskıcı rejimleri tanımlamak için kullanılan genel bir terim olmadan önce, asıl olarak İtalyan milliyetçiliğini temsil eden bir ideoloji olarak ortaya atılmıştır. Ancak kendisiyle eş zamanlı olarak ortaya çıkan nasyonal sosyalizm ve falanjizm gibi akımlar da amaç ve uygulamalar bakımından bir İtalyan ideolojisi olan faşizme yakın oldukları için faşizme bağlı siyasî hareketler olarak tanınmışlardır. Aşırı milliyetçi ve anti-komünist bir hareketin İtalya dışında "faşist" olarak nitelenmesinin ilk örneği Avusturya'da görülmüştür. Avusturyalı anti-komünist aşırı milliyetçilerin ideolojisi Avusturya faşizmi (Austrofaschismus) olarak isimlendirilmiştir. Aynı zamanda, Almanya'da komünistler, nasyonal sosyalistleri kendi propagandaları gereğince "faşistler" (die Faschisten) olarak isimlendirmişlerdi. Bir rejimin faşist olarak nitelendirilebilmesi için, o rejimin ideolojisinin milliyetçi olması ve milletin varlık ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutması gereklidir. Bu yönüyle halkçılığı da içermeli ve sadece zenginlerin veya işçilerin değil, milletin bütün fertlerinin refahını sağlamayı hedeflemelidir. Bu hedefe ulaşmak için ise ekonomi üzerinde sıkı bir devlet kontrolü uygulamak, işçi ücretlerinin yeterli olmasını sağlamak, keyfi işten çıkarmaları önlemek, hayat pahalılığının önüne geçmek için fiyat kontrolü uygulamak gibi önlemler uygulamak faşizmin politikalarındandır. Faşizm, sınıflar arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmayı öngörür. Bu yönde devlet eliyle korporatif sendikalar kurulur ve işçi ile işveren arasında anlaşma sağlanır. Toplumdaki yoksul ve orta sınıfın ihtiyaçları devlet tarafından karşılanır; örneğin Almanya'da çıkan toprak yasasıyla köylülerin topraklarının ipotek yoluyla ellerinden alınmasının önüne geçilmiş ve fırsatçı sermayenin köylüyü sömürmesi engellenmiştir. Faşizmin amacı bir toplumu birlik-beraberlik, ulusal değerler, tarih bilinci, vatan-bayrak-devlet üçlemesi, halkçılık ve devletçilik gibi anlayışların altında bütünleştirmektir. Saldırgan milliyetçi olmakla birlikte -özellikle de nasyonal sosyalizmde- ırkçı boyutlara varabilmektedir. Milliyetçi veya ırkçı fikirlerin benimsenmesi ülkelere göre değişmektedir; örneğin İtalyan faşizminde "İtalyan vatandaşlığı" kavramı ön plandayken, Alman nasyonal sosyalizminde ise "Alman kanı taşıma" düşüncesi ön plandadır. Mussolini'nin doktrininde vatandaşlık kavramı vurgulanırken, Hitler'in doktrininde ise kan bağı vurgulanmaktadır. İtalyan faşizmi milliyetçidir, Alman nasyonal sosyalizmi ise ırkçıdır. Faşist yönetimlerin başa geçmesi Almanya'da demokrasiyle, İtalya'da hükümdarı tehdit etmekle (Roma'ya Yürüyüş), İspanya'da ise iç savaşın kazanılmasıyla gerçekleşmiştir. Tarihe baskıcı rejimler olarak geçen bu yönetimler, o yıllarda mevcut oldukları ülke halkının çoğu tarafından, özellikle de Almanya'da desteklenmişlerdir. 1922'de Benito Mussolini İtalya Kralı tarafından başbakan olarak atanmış, 1924 seçimleri sonucunda ise % 61.3 oy alarak Faşist Parti'nin iktidarda kalması kesinleşmiştir. Adolf Hitler Ocak 1933'te Almanya Cumhurbaşkanı tarafından şansölye (başbakan) olarak görevlendirilmiş, Mart 1933'te yapılan seçimlerin sonucunda Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi % 43.9 oy alarak iktidarda kalmıştır. II. Dünya Savaşı'nın sonunda -İspanya'daki hariç- faşist yönetimler devrilmiştir.
•Faşizm'in Özellikleri
İdeoloji ve amaçlar
Faşizmde toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de iktidarın dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorlanır. Hakim görüşe zıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece hakim düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların ne kadarının somut olarak uygulamaya geçirildiğiyle doğru orantılıdır.
Lider ilkesi: Bu ilkeye göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de yönetim dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Aynı şekilde işletmelerde de patron ve işçi arasında işletme yöneticisinin iktidarına dayalı bir ilişki kabul edilir.
Milliyetçilik ve vatanseverlik: 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik 20. yüzyılda çeşitli ve aşırı boyutlara varmıştı. Faşizmde milliyetçilik en ön plandadır ve temel ideolojidir. Vatanseverlik ve millî değerler her fırsatta vurgulanmaktadır.
Antisemitizm ve ırkçılık: İtalyan faşizminin özünde ırkçılık yoktur, milliyetçilik ve vatanseverlik vardır. Fakat Alman nasyonal sosyalizminde ise katı bir ırkçılık mevcuttur.
Popülizm, anti-komünizm ve anti-liberalizm: İtalyan faşizmi ve nasyonal sosyalizmde popülizm ön plandadır. Liberalizm tümüyle veya zararlı yönleriyle reddedilir. Korporatif ekonomi uygulamaya konur. Komünizm, faşizmin düşman ideolojisi kabul edilir. Bunun nedeni komünizmin faşizme ideolojik olarak ters düşmesidir.
Hukukun işlevselleştirilmesi.
Rejim karşıtlarının ve aşağı görülen halk gruplarının idam edilmeleri ve/veya öldürülmelerinin haklı görülmesi ve bir devlet politikası olarak yürütülmesi.
Bir ulusa, kültüre ya da “ırka” üye insanların toplumun geri kalanı üzerinde üstün oldukları iddiası. Bu yaklaşım aynı zamanda lider ilkesinde de ifadesini bulur. Belli bir kişi diğer herkesten ve topluluktan daha isabetli kararları alabilir durumdadır.
Otoriter iktidar biçimleri ve sıklıkla totaliter bir sistem. Totalitarizm Alman ve İtalyan faşizmlerinde ön plandayken, Avusturya faşizmi ve falanjizmde vurgulu değildir.
Sosyal Darwinizm: Daha çok nasyonal sosyalizmde görülür. En iyinin ayıklanması ve egemenliğine dayalı toplum anlayışı. Yani ari ırk, başka bir deyişle üstün ırk kavramının devlet yapısında ve toplumsal yapıda etkili olmasıdır.
Karşıtlar
Komünizm: Özellikle Sovyet Devrimi ve komünizmin Avrupa’ya yayılacağı korkusu faşist liderler tarafından sıklıkla liberal ve muhafazakâr gruplarla ittifak kurmak üzere dile getirilmiştir.
Liberalizm: Batılı ülkelerin sistemi liberalizm bir tehdit olarak algılanmıştır. Liberalizmin bireysel özgürlük anlayışı, faşizmin görüşü ile taban tabana zıttır. Faşizm bireylerin tamamen devlete bağlı ve devletin kontrolü altında olmasından yanadır. Ayrıca liberalizmin ortaya attığı kapitalizmi modeli reddedilir, ve kapitalizmin ortadan kaldırılmadığı orta yol korporatizm desteklenir.
Demokrasi: Demokrasi; çoğulculuk düşünceleri ile, devlet, ekonomi ve özel mülkiyet arasındaki ayrımda faşizmi önemli bir düşman olarak görür.
Muhafazakârlık: Faşist hareketler sıklıkla muhafazakâr özellikler taşısalar da kendilerini devrimci olarak gören faşistler muhafazakârlarda laik vitalizmin ve “yeni insan” düşüncesinin düşmanlarını görürler.
Şekilsel ve örgütsel özellikler
Devlet içinde ve yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemi. Kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması.
Militarizm: Ekonomik hayat da dâhil olmak üzere toplumsal hayatın militarize edilmesi. Militer kitle yürüyüşleri ve büyük gösteriler faşizmin en önemli görünüşleridir.
Bilimlerin taraflılık yasasının egemenliği altına alınması.
Kitle seferberliği, parti propagandası yoluyla toplumsal alanın ve kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi çabası.
Toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluk.
Kolektivizm: Halkın kitle olarak anlaşılması. Mussolini’nin stato totalitario kavramından beri faşist anlayış özel yaşama kadar toplumsal hayatın her alanında hak iddia eder. Aile, çocuklarla halk birliğine katkı yapacak olan davadaşlık birliği olarak düşünülür.
Pasifizmin aşağılanması. Bunun yerine hareket adı altında militarizmin ve savaşın yüceltilmesi.
Politik karşıtın ortadan kaldırılması eğilimi. Faşizme göre karşıt düşmandır ve bir an önce yok edilmelidir. Bu söylem esas olarak kitlelerin faşist yönetime örgütlenmesi amacıyla kullanılır.
Parti milisleri. Paramiliter çeteler.
Estetikleştirme ve mistikleştirme. Özellikle ulusun kendi tarihine yönelik mistikleştirilmiş bir algı.
Yiğitliğe, kahramanlığa ve savaşçılığa vurgu. Ataerkil yapıların yüceltilmesi.
Gençliğin vurgulanması. Gençliğin dinamizminin savaş taraftarlığıyla ilişkilendirilmesi.
Kimi ülkelerde bir yandan monarşi ve ruhban sınıf önderliğine yönelik vurgu, ama diğer yandan dini unsurların yerini alan ilerleme ve teknoloji inancı.
Bu özellikler bazen milliyetçilik, militarizm ve şovenizmden oluşan "Üç Sütun Modeli" ile özetlenir. Ancak bu bir yandan da faşist ideolojilerin başka temel özelliklerinin göz ardı edilmesine yol açan bir indirgeme olarak eleştirilir. Faşist hareketler yaklaşık olarak bütün Avrupa ülkelerinde ve birçok Latin Amerika ülkesinde bulunur. İspanya İç Savaşı’nda (1936-1939) Francisco Franco yönetimindeki falanjlar İtalya ve Almanya desteği sonucu iktidara gelmişler ve 1975’e kadar iktidarlarını devam ettirmişlerdir. Portekiz'de António de Oliveira Salazar Estado Novo ile faşist bir rejim kurmuştur. Avusturya’da Almanya’yla birleşmeye karşı çıkan Avusturya faşizmi rejimi kurulmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya Hırvatistan’daki Almanya Rejimi gibi birçok faşist harekete yardım etmiştir.
Ekonomi
Hem liberalizmi hem de komünizmi reddeden bir doktrin olan faşizmin ekonomi politikası korporatizm isimli sistemdir. Korporatizm, toplumu organizmacı bir gözle görmenin bir sonucu olarak her kesimin tüm faaliyetlerinin amacını dayanışma ve ortak çıkara indirgeyen politik bir yaklaşımdır. Tahmin edileceği gibi burada farklı kesimlerin farklılıkları ancak ortak çıkar ya da devletin faydası ekseninde okunduğu müddetçe yaşayabilir. En tipik örneği Mussolini dönemi İtalya uygulamasıdır. Korporatif ekonomi ile İtalya'daki işsizlik azalmış ve millî gelir yükselmiştir. İşçi ile işveren, emek ile sermaye gibi arasında sorunların bulunduğu ekonomik tarafların ve toplumsal sınıfların arasındaki problemleri faşist devlet uzlaşma yoluyla çözmeye çalışır. Örneğin İtalya'da devlet tarafından kurulan ve Faşist Parti'ye bağlı olan sendikalar yoluyla İtalyan emekçilerinin hakları savunulmuş ve sermayenin işçi sınıfını ezmesinin önüne geçilmiştir. Sermaye sahiplerinin toprak ağalığı yapması yasaklanarak her şey devlet gözetiminde tutulmuş, ülkenin emekçi sınıfı olan işçilerle sermayeyi elinde bulunduran işverenlerin dayanışma içinde bulunması sağlanmıştır. Faşist sistemde devlet her şeyden üstün olduğu için sermayeyi elinde bulunduran zengin iş adamları Faşist Parti mensuplarına söz geçiremiyor, böylelikle sermaye devletin oluyor; bu sermaye de halkın çıkarına kullanılıyordu. Faşist sistemin korporatist ekonomi politikaları sayesinde İtalyan halkı refaha kavuşmuş ve sınıflar arasındaki sorunlar ortadan kalkmıştır. Çünkü faşist yönetim belli bir sınıfı değil, tüm ülkenin çıkarlarını düşünen politikalar uyguluyordu. Faşizmin ekonomi politikası daha çok orta sınıf tarafından desteklenmiştir. 1933'ten itibaren Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin (NSDAP) idaresinde bulunmuş olan Almanya'da da İtalya'dakine benzer devletçi uygulamalar yürürlüğe konulmuştur. Tek parti olan NSDAP'ye bağlı sendikalar kurularak Alman emekçisinin hakları savunulmuştur. En büyük sendika kuruluşu Alman Emek Cephesi idi. Nasyonal sosyalistler, zengin Yahudi iş adamlarına karşı tavır alarak hem Alman emekçilerini korumaya çalışmış, hem de Alman sermaye sahiplerini Yahudilere karşı güçlü kılmak için çabalamıştır. Yahudilerin tüm haklarının alındığı Nürnberg Yasaları'nın çıkmasıyla birlikte Yahudi iş adamlarının şirketlerine devlet tarafından el konulmuştur. Yahudiler her türlü meslekten alıkonularak yerlerine işsiz Almanlar getirilmiş ve işsizlik hızla azalmaya başlamıştır. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi iktidara gelmeden önce % 15'i bulan işsizlik Hitler'in iktidar döneminde % 0'a kadar inmiştir.
Kaynakça:
-https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://en.m.wikipedia.org/wiki/Fascism&ved=2ahUKEwiEv5bVg6PsAhUPxYUKHWKPDzcQFjAAegQIBBAB&usg=AOvVaw0HIctDKg0QEsh2HI1lOpuu&cshid=1602092566633
-https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Monar%25C5%259Fi&ved=2ahUKEwjpi-yJhKPsAhUMdxoKHYIHCNoQFjAAegQIAxAB&usg=AOvVaw2qOLlSpD4O9y3ZKHTmUST8
submitted by Doctor37141 to AnotherCity [link] [comments]

-BÜYÜK TAARRUZ ÜZERİNE- 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI'MIZ KUTLU OLSUN!

Bu yazı, dünya genelindeki askeri savaş sistemlerine ve stratejilerine yön vermiş olan Büyük Taarruz'u, o dönemde de kullanılan, Mustafa Kemal Atatürk ve Fevzi Çakmak tarafından da geliştirilen Lanchester Stratejisi ile birlikte modern çağda kullanılan Sistem Dinamikleri çerçevesince incelemeye yöneliktir.
-SİSTEM DİNAMİKLERİ-
Sistem dinamiklerinin temeli, bilgisayar uzmanı olan Jay Wright Forrester tarafından 1961 yılında basılan kitabında atılmıştır. Sistem dinamikleri, sistemlerin komplikasyonlarıyla, yani karmaşıklığıyla ilgilenen bir uzmanlık alanıdır. Sistem dinamikleri, olayların ve olaylara bağlı olan cisimlerin zaman içerisindeki değişimiyle ilgilenir. Yani sistem dinamikleri, tarihte, kimyada, biyolojide, fizikte, mühendislikte ve içinde herhangi bir komplikasyon barındıran tüm sistemleri incelemede kullanılır. Sistem dinamikleri, komplikasyonları baz alarak, dinamik yapıların zaman içerisinde nasıl değişimler gösterdiğini anlamaya yönelik, oluşan yeni dinamiklerin tespit edilmesinde, doğada bulunan nedensellik ilkesine bağlı olan neden-sonuç ilişkilerinin anlaşılabilmesinde ve askeri savaş ortamlarında uygulanmış, uygulanan ya da uygulanacak olan stratejiler sonucu olarak, olası kayıpların ve kazançların belirlenmesinde kullanılır.
-LANCHESTER STRATEJİSİ-
Stratejinin yaratıcısı, İngiliz askeri mühendisi olan Frederick William Lanchester'dır. Lanchester Stratejisi ilk olarak 1916 yılında yayımlanan Aircraft in Warfare: The Dawn of the Fourth Arm kitabında "Savaş Stratejisinin Yönetim Kanunları" konusunda bahsedilmiştir. Lanchester Stratejisi için yapılacak en basit tanım, savaş bilimidir ve düşmanı en fazla zarara uğratmayı amaçlayan bir modeldir. 1. Dünya Savaşı'nda ve 2. Dünya Savaşı'nda kullanılan bu strateji, bütün dünyada olduğu gibi TSK Kara Harp Okulu Akademik Programı'nda, 4. Sınıf 1. Yarıyılındaki müfredatta bulunan Muharebe Modelleme dersinde öğretilmiştir.
Lanchester Stratejisi'ne baktığımızda, bu modellemeyle çeşitli savaş taktikleri geliştirmekle birlikte, doğa içindeki canlıların birbirleriyle olan mücadelesini de temel alan çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Düşman güçler arasındaki çarpışmaları modellemek amacıyla Lanchester Stratejisi baz alarak kısmi türev denklemleri geliştirilmiştir. Bunun haricinde bir diğer örneklerden biri de karınca kolonileri arasında, kaynakları elde tutma amacına yönelik mücadeleler ile ilgili olarak Lanchester doğrusallık (Lanchester 1. Kanunu) ve N2 kanunlarını (Lanchester 2. Kanunu) temel olan bir model kullanılmıştır.
Ölümüne savaş kavramı, devletler arasında gerçekleşen savaşları incelemede, böcek kolonilerinin, maymunların, kuş popülasyonlarının ve diğer canlı popülasyonlarının birbirleriyle olan mücadelelerini içeren doğa olaylarını incelemede, şirketler ya da şirketlerin piyasaya sürdüğü ürünler arasındaki ticari savaşlarını incelemede ve hatta toplumları etkileyen salgın hastalıklarla yapılan mücadeleyi incelemede kullanılır.
Askeri operasyonlarda, her iki tarafın da görev dağılımının dinamik bir şekilde yapılabilmesi oldukça kritik bir noktadır. Öyle ki emir-komuta zincirinin bir sonucu olarak dağıtılan görev ve kaynaklar her zaman istenilen sonucu vermemektedir. Bundan dolayı operasyon süreci devam ederken görev ve kaynak dağılımının tekrardan yapılabilmesi gerekebilmektedir. Bu kritik aşama, modern çağın askeri operasyon ve savaşlarında da meydana gelmektedir. Görev ve kaynak dağılımının dinamiği, operasyon yapılacak ya da yapılan bölgenin coğrafik şartlarına, dönemin teknolojisine (tank, zırhlı taşıma araçları, hacking, uydu sistemleri, insansız hava araçları, yüksek menzilli savunma sistemleri, nükleer silahlanma vb.), operasyon dahilindeki tarafların psikolojik yapısına (genellikle moral) ve ekonomik desteğe bağlıdır. Minimalize bir örnek verilebilirse, defansif kabul edilen A tarafının piyade gücü 50,000 kişi, yüksek menzilli savunma sistem oranı %90, uçak sayısı 100, tank sayısı 200, hacking saldırı oranı %100, uydu sayısı 10, insansız hava araç sayısı 100 olsun. Ofansif kabul edilen B tarafının da piyade gücü 150,000 kişi, uçaksavar oranı %10, uçak sayısı 200, tank sayısı 200, hacking saldırı oranı %20, uydu sayısı 0, insansız hava araç sayısı 20 olsun. A ve B arasında gerçekleşecek olan savaşı, A tarafının elinde bulunan uydu sistemleri, B tarafının birliklerinin hangi bölgeye operasyon düzenleyeceğini öğreneceği ve o bölgede seyir halinde olan uçakların ve insansız hava araçlarının ve bölgeyi incelemeye çalışan uyduların sistemlerine hack saldırısı düzenleyeceği için B tarafının hava gücü etkisiz hale gelecektir. Artık B tarafının elinde sadece tank, piyade, uçaksavar ve anti-hacking yapmaya çalışan ve nihai başarısızlığa erişebilecek olan hacking sistemi bulunmaktadır. B tarafı, birliklerini operasyon yapmak istediği bölgeye her ulaşmaya çalıştığında A tarafı tarafından saldırıya uğrayacak ve büyük bir bozgunla karşı karşıya gelecektir. Üstelik B tarafı için en büyük tehlikelerden birisi de, A tarafının sahip olduğu yüksek menzilli savunma sistemlerinin ve teknolojik saldırı sistemlerinin B tarafının sanayi ve sivil bölgelerine karşı kullanılması ve B tarafını içten içe yok edebilmesi olacaktır.
Lanchester Stratejisi'nin vermiş olduğu meyveler ve bu strateji baz alarak geliştirilmiş olan taktikler bugün bile halen kullanılmaktadır. Örneğin ABD'nin savaş düşünce yapısına göre, ABD bir bölgeye operasyon düzenlemek istiyorsa (Örneğin Orta Doğu bölgesi), oluşturmak istediği askeri birlikleri ve kullanmak istediği askeri kaynakları ABD topraklarından değil, Orta Doğu'daki ABD üslerine giden emirler doğrultusunda oluşturulan birliklerden ve kullanmak istediği silah kaynaklarını ise ABD üslerine yakın olan şirketlerinden sağlamaktadır. Şayet tüm birlikleri ve kaynakları kendi ülkesinden temin etmek isterse, astronomik değerler içeren bir fatura çıkacaktır karşısına. Amerika'ya kaynak ve silah temin eden bu şirketler, genel olarak ABD arasında ticari anlaşmaların olduğu devletlerde bulunmaktadır; Türkiye ve Suudi Arabistan gibi. Silah tedariği sağlayan devletlerin genel ortak özelliği ise tarım oranı düşüktür ya da düşürülmüş, sanayi oranı yüksektir ya da yükseltilmiş ve sosyal hizmetler oranı düşüktür ya da düşürülmüştür. Birlikler ve kaynaklar hazırlanmadan önce hazırlanması gereken en önemli etken ise stratejidir. İşte tam bu noktada sistem dinamikleri ve Lanchester Stratejisi devreye girer. Çünkü bu stratejiler operasyonun ya da savaşın devlete ya da devletlere olan savaş maliyetini de ortaya çıkarır. Çünkü düşman sayısının 1,000 kişi olduğu bilinen dağlık bir bölgeye 50,000 kişiyi yollamak, operasyonu yapacak olan tarafa ekonomik anlamda oldukça büyük bir masraf oluşturur. Bu yüzden dağlık alanda var olan 1,000 kişiye karşı kazançlı çıkabilmek için öncelikle o coğrafyaya özel eğitimli birliklerin yetiştirilmesi ve meydana getirilmesi gerekmektedir. Özellikle birlik sayısının az tutulması ise modern çağda çok büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü stratejinin sunacağı oranları düşündüğümüzde dağlık alandaki 1,000 kişiye karşı, yüksek savaş kaynaklarına sahip optimum sayıdaki iyi eğitimli 500 kişi yeterli olacaktır. Bu da operasyonu yapmak isteyen tarafa 49,500 kişilik bir kâr sağlayacaktır.
Tüm bu örneklemelerde görüldüğü gibi Lanchester çarpışmaları, operasyonları ve mücadeleleri modellemek amacıyla geliştirilmesiyle ilgili pek çok teorik ve uygulamalı çalışmalar bulunmaktadır. Ilachinski'nin 1996 yılında yayımlanan kitabında karmaşık sistem dinamiklerini test ederken hava ve deniz savaşlarından ziyade, kara savaşlarına odaklanmıştır. Ilachinski'ye göre kara savaşlarının tercih nedenleri şu şekilde sıralanmıştır:
a) Kara savaşlarında birbirlerine zarar verebilecek piyade, tank, zırhlı personel taşıyıcı gibi pek çok unsur bulunmaktadır. Deniz savaşları için ise karmaşık bir sistem mevcut değildir, modelin içeriği sadece gemi sayılarıdır.
b) Kara savaşları, deniz ve hava savaşlarına göre daha karmaşık ortamlarda gerçekleşmektedir. Savaşın cereyan edebileceği birbirinden çok farklı coğrafyalar ve iklim koşulları mevcut olabilmektedir.
c) Kara savaşları, savaşan tarafların moral düzeyine de bağlı olduğundan psikolojik yönü de önem kazanmaktadır.
-LANCHESTER DOĞRUSALLIK VE N2 KANUNLARI-
Lanchester, ok, yay, kılıç ve kalkanların kullanıldığı göğüs göğüse mücadelelerin yapıldığı antik dönem savaşlarını temel alarak doğrusallık kanununu açıklamıştır. Lanchester 1. Kanununa göre, güç değişim oranı kayıp oranına eşit olduğunda savaş dengeye ulaşır. Oransal değişim denklemi şu şekilde gösterilmektedir:
(m0 - m) = E(n0 - n) --(1. Denklem)--
m0: Müttefik tarafın başlangıçtaki askeri gücü.
m: Müttefik tarafın kalan askeri gücü.
n0: Düşman tarafın başlangıçtaki askeri gücü.
n: Düşman tarafın kalan askeri gücü.
E: Değişim oranı (Silah etkinliği)
Bu denkleme bağlı olarak, zayıf olan taraf teslim olmadığı sürece, bütün kuvveti tükenene kadar mücadele etmeye devam eder. Bütün askeri güç tükenmeden savaş sona erdirildiğinde de aynı denklemden yararlanılarak taraflardan birinin kalan kuvveti kullanılarak, diğer tarafın kalan kuvveti ve buna bağlı olarak olası kayıpları hesaplanabilir. Lanchester'ın 2. Kanunu olan N2 Kanunu'na göre savaş malzemesi üstün olan taraf, düşmanı yıprattıkça kendisinin alacağı hasar azalacağından, tarafların savaş güçlerinin karesi ile oranlama yapılmaktadır. 2. Kanuna bağlı denklem ise şu şekilde gösterilmektedir:
(m02 - m2) = E(n02 - n2) --(2. Denklem)--
Örnek olarak 2,000 kişilik bir güce sahip taraf ile 1,000 kişilik güce sahip taraf çarpıştığında, doğrusallık oranı 2'ye karşı 1 iken, N2 Kanunu'na göre, güçlü olan tarafın düşmana zarar verme oranı ateş üstünlüğünden dolayı 4'e karşı 1'dir. N2 Kanunu'nun daha karmaşık hesaplamalar içermesine rağmen, gerek savaş meydanlarında, gerekse bu stratejilerin uyarlandığı işletme faaliyetlerinde, daha gerçekçi değerlendirmeler sağladığı açıktır. Savaş alanları için N2 Kanunu değerlendirecek olursa, taraflardan birinin gerek asker sayısı gerekse silah gücü bakımından avantajlı olması, kendisine daha yüksek ateş gücü sağlayacağı için karşı tarafa daha fazla kayıp verdirme olanaklarına kavuşacaktır. Zaten savaş terminolojisinde yaygın bir kavram olan "sıklet merkezi prensibi" de bu duruma uygun bir şekilde, kurmaylık eğitimi alan generaller tarafından uygulanarak büyük zaferlerin elde edilmesi sağlanmaktadır. Sıklet merkezi prensibi ile hareket ederek düşman kuvvetlerinin şaşırtıldığı ve sayıca az olunmasına rağmen düşmanın yenilgiye uğratıldığı durumlara Büyük Taarruz planları örnek olarak verilebilir. Yazının ilerleyen bölümlerinde Büyük Taarruz'un başlangıcındaki mevcutlara göre tarafların ateş üstünlükleri, Lanchester Kanunu'na göre hesaplanmış, Mustafa Kemal Atatürk ve Fevzi Çakmak'ın belirledikleri strateji gösterilmeye çalışılmıştır.
-BÜYÜK TAARRUZ ÖNCESİ KUVVETLERİN LANCHESTER KANUNLARINA GÖRE ANALİZİ-
Büyük Taarruz'un başlangıcındaki mevcutlara göre tarafların ateş üstünlükleri şu şekildedir:
1) Türk Ordusu
-Asker: 207,941
-Top: 323
-Tüfek: 92,792
-Hafif Makineli Tüfek: 2,025
-Ağır Makineli Tüfek: 839
2) Yunan Ordusu
-Asker: 224,996
-Top: 418
-Tüfek: 130,000
-Hafif Makineli Tüfek: 3,139
-Ağır Makineli Tüfek: 1,280
Veriler incelendiğinde Yunan güçlerinin, gerek asker sayısı bakımından gerekse askeri kaynak bakımından Türk güçlerine karşı üstün olduğu görülmektedir. Bir de bu avantaja dönemin silah teknolojisi içerisinde, siperlere girmiş savunma kuvvetlerini yerinden kaldırmada kullanılabilecek olan tankların, sadece İngiltere ve Fransa gibi süper güç olan sömürge devlerinde kısıtlı sayıda mevcut olduğu düşünüldüğünde, savunmada bulunmanın avantajı da eklenmekte ve Yunan güçlerinin etkinliğini arttırmaktadır. Bu yapıda bir taarruz edildiğinde, normal koşullar altında Lanchester'ın 2. Kanunu'na göre Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğü, 224,996/207,941= 1.082018 oranında değil, (224,996/207,941)/(207,941/224,996)= 1.170764 oranında olacaktır. Bu oranlarda gösterilen ateş üstünlüğü, birbirine çok yakın olan birlikleri etkilemektedir. Buna bir de savaşmak için daha kritik malzemeler olan top, hafif makineli tüfek ve ağır makineli tüfeklerdeki daha büyük üstünlükler eklendiğinde, Yunan kuvvetlerinin savunmada başarılı olması kaçınılmaz olacaktır. Tüm savaş desteklerini de göz önünde bulundurursak karşımıza şöyle değerler ortaya çıkacaktır.
Doğrusallık Kanunu'na göre Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğü oranları:
-Asker: 224,996/207,941= 1.082018
-Top: 418/323= 1.294118
-Tüfek: 130,000/92,792= 1.400883
-Hafif Makineli Tüfek: 3,139/2,025= 1.550123
-Ağır Makineli Tüfek: 1,280/839= 1.525626
N2 Kanunu'na göre Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğü oranları:
-Asker: (224,996/207,941)/(207,941/224,996) = 1.170764
-Top: (418/323)/(323/418)= 4182 / 3232 = 1.67474
-Tüfek: (130,000/92,792)/(92,792/130,000) = 130,0002 / 92,7922 = 1.962753
-Hafif Makineli Tüfek: (3,139/2,025)/(2,025/3,139)= 3,1392 / 2,0252 = 2.402883
-Ağır Makineli Tüfek: (1,280/839)/(839/1,280)= 1,2802 / 8392 = 2.327534
Değerlerde görüldüğü üzere N2 Kanunu'na göre hafif ve ağır makineli tüfeklerin üstünlük oranı neredeyse 2.5 seviyesine yaklaşmaktadır. Tankların ve zırhlı personel taşıyıcıların olmadığı bu dönem için ağır ve hafif makineli tüfeklerin taarruz eden taraf üzerindeki ölümcül etkisi tartışılmaz bir durumdur. Taraflardan biri tüm gücünü kaybedene kadar mücadele devam etseydi, verilecek olan kayıplar, Doğrusallık Kanunu ve N2 Kanunu'na göre 1. ve 2. Denklemler ile bulunabilecektir.
E olarak simgelenen değişim oranı, tarafların silahlarının etkinliğini ifade etmektedir. Başlangıç olarak bu değer 1 kabul edildiğinde, Türk kuvvetlerinin daha az olduğu için Türk kuvvetleri tükenene kadar mücadele devam ettirilecek olursa; Yunan kuvvetleri kalan askeri gücü aşağıdaki gibi bulunabilir:
m0 = 207,941
m = 0
n0 = 224,996
n0 = 0
E = 1
(m02 - m2) = E(n02 - n2)
(207,9412 - 02) = 1(224,9962 - n2)
n = 85,928
Yunan kuvvetlerinin başlangıç askeri gücü ile yukarıda hesaplanan Yunan kuvvetleri kalan askeri gücü arasındaki fark, Yunan kuvvetlerinin toplam kayıplarını verecektir:
n0 - n = 224,996 - 85,928 = 139,067
Yapılan bu hesaplamalarda Lanchester Doğrusallık ve N2 kanunlarına ilişkin olarak 1. Denklem ve 2. Denklem içerisinde yer alan ve tarafların silahlarının etkinliğini ifade eden değişim oranı olan E, 1 olarak kabul edilmiş ayrıca her bir savaş malzemesi için birbirinden bağımsız olarak hesaplamalar yapılmıştır. Ancak gerçek hayatta top, ağır makineli tüfek ve hafif makineli tüfek gibi Kurtuluş Savaşının gerçekleştiği dönem için kritik olan savaş malzemelerinin sayı farklılıklarının bir arada düşünülerek değerinin yerine kullanılması gerekmektedir. Bu bütünsel bakışı sağlayabilmek için sistem dinamiği modeli kullanılmalıdır. Yazının ilerleyen bölümlerinde de verilecek olan, 26 Ağustos 1922 tarihi itibarıyla Türk ve Yunan kuvvetlerine ait veriler, doğrudan cephe taarruzu varsayımına göre oluşturulmuştur.
-Büyük Taarruzun Doğrudan Cephe Taarruzu Varsayımına Göre Sistem Dinamikleri Çerçevesinde Modellenmesi-
Lanchester Kanunlarına göre hesaplamalar yapılırken daha önce değinildiği üzere silah etkinliği olan E değerinin 1 olduğu varsayımıyla hareket edilmiştir. Ancak gerçek hayatta top, ağır makineli tüfek ve hafif makineli tüfek gibi Kurtuluş Savaşının gerçekleştiği dönem için kritik olan savaş malzemelerinin sayı farklılıklarının birarada düşünülerek E değerinin yerine kullanılması gerekmektedir. Bu sıkıntıyı gidermek amacıyla olayları sistemin dinamikleri içerisinde incelemeyi sağlayan Stella 9.1.4 programında tüm bu savaş malzemelerinin etkilerini içeren bir model kurulmuştur. Stella 9.1.4. programı model sayfası ve oluşturulan model *Şekil 1'de görülebilir. Oluşturulan modellemenin getirdiği sonuç ise *Tablo 1'deki gibidir. Tablo 1'deki kısmi sonuçlar incelenecek olursa, Yunan kuvvetlerinin kalan askeri gücü 95000 olmakta ve Türk kuvvetlerinin bütün askeri gücü tükenmektedir.
Yunan kuvvetlerinin doğrudan cephe taarruzu durumundaki üstünlüğü N2 Kanunu'ndaki başlangıç değerleri karşılaştırıldığında da görülebilmektedir.
m0: Türk tarafı başlangıç askeri gücü n0: Yunan tarafı başlangıç askeri gücü Silah etkinliğinin değerinin (E), 1 kabul edilmesine göre cephe taarruzunda güçlerin karşılaştırılması şu şekilde gösterilebilir.
m02 < n02 ==> 207,9412 < 224,9962
43,239,459,481 < 50,623,200,016
Doğrudan cephe taarruzu yapılması varsayımına göre model oluşturulduktan sonra bu savaş öncesi yapılan hazırlıklar ve savaş planları hakkında bilgi verilecektir.
-BÜYÜK TAARRUZ-
Sakarya Savaşı, 13 Eylül 1921 tarihinde sona ermesine rağmen Büyük Taarruz 26 Ağustos 1922 tarihinde başlamıştır. Diğer bir ifade ile taarruz yaklaşık on bir buçuk ay sonra gerçekleşmiştir. Aslında Sakarya’da mağlup edilen düşmanın sıkı bir şekilde takip edilmesi ve kazanılan zaferin meyvelerinin alınması beklenirdi. Ancak, yirmi iki gün yirmi iki gece devam eden Sakarya Savaşı Türk ordusunu da çok yıpratmıştı. Bu yüzden bir süre bekleyip orduyu toparladıktan sonra taarruza geçmek daha mantıklıydı. Büyük taarruzun temel gecikme sebepleri şunlardır:
a) Ordunun eksikliklerinin giderilmesi ve ihtiyaçlarının temini. Taarruz için gerekli olan insan, silah ve cephane noksanının giderilmesi gerekliliği.
b) Bugüne kadar sürekli savunmada kalmış olan orduya taarruz eğitimi vermek.
c) Sad Planı ile ortaya konulan taarruz planının olgunlaştırılması.
d) Güney ve Doğu cephelerinden birliklerin batıya nakledilmesi.
e) Silah noksanının giderilmesi için gizli örgütler vasıtasıyla İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasına hız verilmesi.
e) Silah satın alınması işlemlerine hız verilmesi.
f) Askerî imalathanelerin silah ve teçhizat noksanını gidermeye yönelik yapılan çalışmalar
g) Asker sayısını artırmaya yönelik yapılan çalışmalar. 1901 (Rumi takvime göre 1317) doğumluların silah altına alınması.
h) İaşe temini; Konya, Niğde, Burdur, Denizli vb. aşar ambarlarında bulunan ürünlerin demiryolu istasyonlarına indirilmesi ve orada bulunan askerî birliklere teslim edilmesinin temini.
i) Eksiklikler nedeniyle köylü kıyafetleri giymek zorunda kalan erat için asker elbiselerinin temini.
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal 6 Ağustos 1922’de tüm ordu birliklerine saldırı için son hazırlıkları yapmalarını gizlice bildirmiş, 20 Ağustos’ta Akşehir’deki Batı cephesi yönetim yerine giderek orada Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa ve Cephe Komutanı İsmet (İnönü) Paşa ile taarruz planını bir kez daha tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmiştir. Saldırı, Yunan birliklerini beklenmedik baskınla çevirme ve yok etme ilkesine göre düzenlenmiştir. Saldırı için kullanılan stratejiye Kurt Kapanı Taktiği adı verilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın taarruz planı, askeri gücümüzün büyük çoğunluğunu düşman cephesinin dış yanında ve etrafında toplayarak düşmanı yok etmek idi. Birinci ordumuz Afyonkarahisar’ın doğusunda Akarçay ile Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzilerine saldırarak düşmanı kuzeye atacaktı. İkinci ordumuz ise Akarçay’ın kuzeyinden Sakarya’ya kadar olan cephede düşmana saldıracaktı. Bu ordumuz, düşmanın Eskişehir’de bulunan 3 tümeni, Döğer’de bulunan 3 tümeni ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan 2 tümeni olmak üzere toplam 8 tümenini durdurmakla vazifeliydi. Kocaeli bölgesinde olan güçlerimiz düşmanın güneye inmesine engel olacak, Menderes yöresindeki kuvvetlerimiz ise düşmanın İzmir’le olan bağlantısını kesecekti.
Büyük saldırı 26 Ağustos 1922 sabahı saat 5:30’da topçu birliklerinin ateşiyle başlamıştır. Başkomutan Mustafa Kemal o sabah ordularının başında Kocatepe’dedir. Saldırının ilk iki gününde Afyon’un güneyinde 50, doğusunda 30 kilometrelik Yunan cepheleri düşmüş; 28-29 Ağustos günlerinde Yunanlıların en güçlü birlikleri Aslıhanlar yöresinde çevrilmiş; 30 Ağustos günü de Başkomutanın doğrudan yönettiği savaş sonunda düşmanın en güçlü birlikleri yok edilmiştir. Büyük Taarruz gerçek bir baskın taarruzu niteliğinde gerçekleşti. Dışarıya yönelik haber yasağının da etkisi ile beraber ne İstanbul ne de dünya bir süre ne olduğunu anlayamadı. Gerçekten hiç kimse böylesine büyük bir taarruzu beklemiyordu. Bu yüzdendir ki Yunan Orduları Başkomutanı Hacı Anesti İzmir’e gitmek için hazırlık yapmakta bir sakınca görmemişti. Çünkü taarruz sabahından bir gün önce ülke genelinde, daha doğrusu tüm dünyanın rahatlıkla haberi olacak şekilde, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının çay partisi yapacakları haberi, telgraflarla ve kulaktan kulağa dolaştırıldı. Taarruzun gerçekleştiği 25-26 Ağustos gecesi Afyonkarahisar’daki Yunan generali Trikopis bir balo verecek kadar rahattı. Onların bu derece rahat olmasını sağlayan sebepler vardı. Aslında 1922 yılı baharında Türk taarruzu bekleniyordu, ancak gerçekleşmemişti. Bu durum Türklerin taarruz edecek cesareti kendilerinde bulamadıkları şeklinde değerlendirildi. Şimdi ise yağmur mevsimi başlamak üzereydi. Bu şartlarda kesinlikle taarruz beklenmiyordu. İngiliz istihbaratçı uzmanların Yunan savunma hatları ile ilgili olarak yaptıkları değerlendirmeler de Yunanlıların kendilerine olan güvenlerini arttırıyordu. Zira bu uzmanlar üç hattan oluşan ve tel örgülerle kuvvetlendirilen Yunan mevzilerinin çok güçlü olduğunu ve Türk kuvvetlerinin bu mevzileri aşma imkanının bulunmadığını söylüyorlardı. Hatta 30 Ağustos tarihli Neyologos gazetesi, birkaç ay evvel Anadolu cephesinden dönen Amerika muhabirlerinden Mister Jeypon’un Afyon’daki Yunan tahkimatına ve bu mevkiinin zaptı mümkün olmayan bir müstahkem mevki haline geldiğine dair Rum Cemiyet Edebiyesi’nde verdiği konferansı haber yapmış idi.
Hiç durmaksızın beş gün beş gece devam eden çetin muharebelerden sonra Dumlupınar’da asıl kuvvetleri yok edilen düşmanın bozguna uğrayarak geri çekilen bakiye kuvvetleri de toparlanma fırsatı bulamadan denize dek hiç ara verilmeden takip edilmiştir. Yunanlıların, Trakya ve Bursa mıntıkalarındaki bütün birliklerine denizden naklederek İzmir’in doğusunda son bir mukavemete yeltenmeleri fırsat verilmemiştir. Böylece düşman kuvvetlerin ikinci bir savunma hattı kurmaları mümkün olmamıştır. Türk ordusu, durup dinlenmeden, açlık ve susuzluk demeden İzmir’e kadar yaklaşık 400 kilometrelik mesafeyi yalnızca yaya ve süvari birlikle on gün içinde kat ederek takip operasyonunu Yıldırım Harbi örneğine uygun büyük bir başarıyla tamamlamıştır.
Taarruzun başarıya ulaşmasında topçusundan süvarisine kadar tüm neferlerin katkısı büyüktür. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa topçunun iyi bir şekilde hazırlanmış olduğunu İsmet (İnönü) Paşa ile görüşmelerinde tekrar tekrar belirtmiştir. Başarıda pay sahibi olan diğer bir unsur da süvari sınıfıdır. Taarruzun başarıya ulaşabilmesi için taarruz birliklerinin 1/3 oranında fazla olması düşünülmekteydi. Yapılan bütün hazırlıklara rağmen ancak Yunanlılara yakın bir kuvvet oluşturulabilmişti. Yunanlılar makineli tüfek ve uçak kuvvetinde üstündü. Türk kuvvetleri ise süvari sayısı bakımından Yunanlılardan fazlaydı. Bunda Başkomutan Atatürk’ün rolü büyüktür. Çünkü Atatürk, taarruz, baskın ve takip harekâtlarında süvarinin üstünlüğünü çok iyi bilmekteydi. Bu yüzden de harekât öncesi güçlü süvari birliklerinin oluşturulmasını emretmiştir. Asıl taarruz birliklerinin sol tarafına yığınak yapacak olan Süvari Kolordusu yürüyüşünün çoğunu geceleyin hiçbir işaret vermeyecek şekilde gerçekleştirmiştir. Baskının gerçekleşmesinde pay sahibi olan bir diğer unsur da düşmanın bilgi sahibi olmasını engelleyen keşif uçakları ve av uçaklarıdır. Avcı uçakları devriye uçuşu yaparak düşman keşif uçaklarının hatların gerisine geçmesini engellemiş ve savaşın ilerleyen günlerinde de düşman hava kuvvetlerinin sayısal üstünlüğüne rağmen keşif faaliyetlerini başarıyla sürdürmüşlerdir. Elde edilen zaferin büyüklüğü, İstanbul basını ve yabancı yayın organlarında da yerini bulmuştur. Örnek vermek gerekirse, Jurnal Doryen gazetesinin Türk ordusunun taarruzunu öven değerlendirmeleri mevcuttur. Jurnal Doryen Türk kumandanların askerlik ilminin bütün gereklerini yerine getirdiklerini, savaşı çok iyi yönettiklerini, son dakikaya kadar asıl taarruzun gerçekleşeceği alanı gizlemeyi başardıklarını, düşman cephesini sarmak, düşmanı şaşırtmak, müdafaasını dağıtmak gibi askerlik ilminin bütün gereklerini uyguladıklarını belirtmektedir.
Türk savaş planının başarı ile uygulanması sonucu elde edilen bu büyük zafer Atatürk tarafından Meclise, kurmay heyetine, neferinden genelkurmay başkanına kadar Türk Ordusuna ve her türlü fedakârlığa katlanan Türk milletine mâl edilmiştir. Büyük taarruzda elde edilen büyük başarı sonucunda Erkân-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Fevzi (Çakmak) Paşa Müşirliğe (Mareşallik), Garp Cephesi Kumandanı İsmet (İnönü) Paşa Ferikliğe (Orgenerallik) yükselmiş ayrıca İstiklâl Madalyası ve TBMM Takdirnamesi ile ödüllendirilmesi uygun bulunanların isimleri tek tek Meclis kürsüsünden okunmuştur. Büyük Taarruz ’un tarihimiz açısından önemi gerek sanatsal faaliyetlerde gerekse marş ve türkülerde önemli bir yer tutmasından da rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Büyük Taarruz öncesi hazırlıklar ve savaş planları hakkında verilen bilgilerin ardından Türk savaş planına göre sistem dinamikleri çerçevesinde modelde düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.
-BÜYÜK TAARRUZ'UN TÜRK SAVAŞ PLANINA GÖRE SİSTEM DİNAMİKLERİ ÇERÇEVESİNDE MODELLENMESİ-
Sakarya Meydan Savaşı’ndaki yenilginin ardından Yunan kuvvetleri taarruz güçlerini kaybetmiş bu nedenle ellerindeki toprakları kaybetmemek amacıyla savunmaya dayalı bir strateji saptayıp bu doğrultuda bir yıl boyunca hazırlık yapmışlardır. Türk tarafı da Yunan Genelkurmayı’nın bu eğilimini fark ettiği için ateş üstünlüğünü elde etmek amacıyla Yunan kuvvetlerinin karşı taarruza geçmeye çekineceğini bilerek Ankara civarında örtme taarruzu yapacak sınırlı sayıda birlik bırakmışlar ve güçlerinin çoğunu Afyon civarında mevzilendirmişlerdir. Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Fevzi (Çakmak) Paşaların hazırladığı Türk taarruz planını anlayamayan Yunan Genelkurmayı örtme taarruzun yapıldığı bölgelerde de gerçek bir taarruzun gerçekleştiğini sandığından bu bölgelerdeki Yunan kuvvetleri atıl kalmış ve Türk kuvvetleri ateş üstünlüğünü ele geçirmişlerdir. Buna göre Yunan kuvvetleri 2 parçaya ayrılmıştır. Oluşan yeni durum *Tablo 2’de verilmektedir.
İlk aşamada Türk ordusu asıl taarruz gücü ile asıl taarruza maruz kalan Yunan ordusu arasında savaş gerçekleştiği ve diğer birlikler daha sonra mücadeleye katıldığı için modelin düzenlenmesi gerekmektedir. Modelin yeni duruma göre düzenlenmiş hali *Şekil 2'de sunulmuştur. Yeni duruma göre üstünlüğün el değiştirmesi N2 kanunundaki başlangıç değerleri karşılaştırıldığında da görülebilmektedir.
m0: Türk tarafı başlangıç askeri gücü. n0: Yunan tarafı başlangıç askeri gücü. Silah etkinlik değerinin 1 kabul edilmesine göre Türk taarruz planına göre güçlerin karşılaştırmaları şu şekilde gösterilebilir.
m02 > n02 ==> 200,0002 + 7,9412 > 120,0002 + 104,9962
40000000000 + 63,059,481 > 14400000000 + 11,024,160,016
40,063,059,481 > 25,424,160,016
Şekil 2' modellemesinin verdiği sonuçlar ise *Tablo 3'te gösterilmiştir. Türk taarruz planına göre düzenlenen yeni modelin sonuçları incelendiğinde, Yunan kuvvetleri çekilmeyip mücadele sonuna kadar devam etseydi, gerek asker gerekse silahlar açısından sayısal üstünlüğe sahip olmalarına rağmen ellerindeki tüm kuvvetleri kaybedecekleri Türk kuvvetlerinin kalan gücünün ise 74377 olacağı Tablo 3’teki değerlerden görülmektedir. Tablo 1’teki doğrudan cephe taarruzu varsayımına göre oluşturulan ilk modele ilişkin kısmi sonuçlar hatırlanacak olursa, Yunan kuvvetlerinin kalan askeri gücü 95000 olmakta ve Türk kuvvetlerinin bütün askeri gücü tükenmektedir. Tablo 1 ve Tablo 3’te yer alan sonuç değerlerindeki bu durum sadece kalan insan gücü açısından değil, diğer savaş malzemeleri olan top, tüfek, ağır makineli tüfek ve hafif makineli tüfek içinde benzer yapıda gerçekleşmektedir. Diğer bir deyişle, doğrudan cephe taarruzu varsayımına göre oluşturulan modelde Türk kuvvetleri bütün savaş malzemelerini kaybetmekte iken, Türk taarruz planına göre oluşturulan modelde, Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğüne rağmen ellerindeki bütün malzemeleri kaybettikleri görülmektedir. Bu planı, Mustafa Kemal Atatürk "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O sathı bütün vatandır!" sözüyle dile getirerek, yüzlerce yıldır askeri sistemde var olan cephe mantığını yıkarak, yerine yepyeni bir sistem meydana getirmiştir.
-SONUÇ VE İNCELEME-
Savaş dönemlerinde, mücadele kapsamında verilen kararların alt yapısında pek çok strateji ve model bulunmaktadır. Bu model ve stratejiler hâlen günümüzde farklı amaçlarla karar verme süreçlerinde kullanılmaya devam etmiştir. Lanchester stratejisi, bu süreçte geliştirilen diğer yöntem ve modellerle birlikte, ilk kez savunma stratejisi ihtiyaçlarına göre geliştirilmiş ve düşmanı maksimum zarara uğratmayı hedef alan bir model olarak literatürde yerini almıştır. Bu çalışmada, Büyük Taarruz'un başlangıcındaki mevcutlara göre ateş üstünlükleri Lanchester kanunlarına göre hesaplanmıştır. Bu hesaplamaların ardından Lanchester kanunlarında yer alan ve silah etkinliğini gösteren E değerini belirlemede bütünsel bir yaklaşım geliştirmek amacıyla sistem dinamikleri çerçevesinde Stella 9.1.4 programında bir model oluşturulmuş ve doğrudan cephe taarruzu varsayımıyla çalıştırılmıştır. Ardından Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Fevzi (Çakmak) Paşaların hazırladığı Türk taarruz planına göre model yeniden düzenlenerek sonuçların nasıl farklılaştığı incelenmiştir. I. Dünya Savaşı’ndaki siperlere gömülmüş askerleri yerinden kaldırıp atacak bir silah teknolojisinin geliştirilememesi ve strateji açısından kısır kalması ve sadece taktik bazda bazı gelişmelerin kaydedilmesi yeni arayışlara yol açmıştır. Siper açmazını çözecek olan tankların I. Dünya Savaşı’nın sonlarında ortaya çıkması, ancak tankı icat eden İngiltere ve Fransa’nın bu yeni silaha yönelik stratejiler geliştirmeyi ihmal etmesi ve uçakların da bomba taşıyacak kapasitelere ulaşabilmesi I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı arasındaki dönemde yeni strateji arayışlarının önünü açmıştır. Bu arayışlar sırasında Alman kurmay subay Guerian’ın yarattığı Blitzkriegg felsefesi, savaş ortamını oldukça dinamik hale getirmiş ve dinamik ortamda sürekli yeni silah teknolojileri ve stratejilerin geliştirilmesinin de yolunu açmıştır. Bu dinamik savaş ortamında alternatif savaş senaryolarının analizi sürecinde Lanchester stratejisinin sistem dinamikleri kavramıyla bütünleştirmesiyle, bu alanda yapılacak diğer çalışmalara yön verebileceği düşünülmektedir.
Bir dönemin askeri gücü analiz edebilmek için, tamamen objektif bakış açısına bağlı kalarak, sonra gelen dönemin askeri gücüyle kıyaslanmaması ve daha doğru analiz sonuçlarının ortaya çıkması için empati kurulması gerekmektedir. Çünkü 100 yıl önceki askeri gücü, modern çağın askeri gücüyle karşılaştıracak olursak, elbette 100 yıl önceki askeri güç, modern çağın yanında güçsüz görünecektir. Aynı şekilde 200 yıl önceki askeri güç ile 100 yıl önceki askeri gücü karşılaştıracak olursak, yine elbette 200 yıl önceki askeri güç daha güçsüz görünecektir. Bundan dolayı tarih hakkında araştırmalar yaparken o dönemin sürecini ve olanaklarını göz önünde tutmak, daha sağlıklı sonuçlar doğuracaktır. Buna bağlı olarak Roma tarihinin incelemesi yapılırken o dönemin empatisi kurulmalıdır. Eski çağlardaki dönemlerin tarihi araştırmaları ise o dönemin sanat eserlerinden, mimari yapılarından, yazıtlardan, mimari ve çeşitli sanatsal işlemelerinden ortaya çıkar; zafer takları, vazolar, heykeller, sütun tarzları, mimari planlar ve resimler gibi. Bu topraklar üzerindeki yakın dönem tarihi araştırmalar ise Türkiye Cumhuriyeti arşivlerinden, Osmanlı arşivlerinden ve İngiliz istihbarat arşivlerinden (O dönem içerisinde Anadolu'nun her karış toprağında İngiliz haber alma ajanları ve İngiliz istihbarat subayları bulunurdu) yapılır; buna elbette ki Türk-Yunan savaşı da dahildir. Yunan topluluğu, yıllarca Osmanlı kontrolü dahilinde varlıklarını herhangi bir ayrım görmeden sürdürmüşlerdir. Bu duruma Osmanlı okullarında okuyabilmiş ve Osmanlı harbiyesinde askeri eğitim alabilmiş olmaları da dahildir. Osmanlı'nın kaçınılmaz çöküş döneminden Büyük Taarruz'a kadar olan süreç dahilinde dünyanın her yerinde askeri anlamda aynı kitaplar ve aynı stratejiler gösterilmekteydi. Yani o dönemde Fransa'da subay olan bir askerin bilgisi ile Osmanlı'da subay olan bir askerin bilgisi aynı idi. 30 Ağustos'ta sonuçlanan Büyük Taarruz'a kadarki dönemde, savaşın öncesinde ve sonrasında da Yunan Krallığı'nda fikir ayrılıkları bulunurdu. Krallığın 1. kısmı sadece Ege bölgesini isterken, diğer 2. kısmı ise İstanbul'a ve tüm Anadolu'ya sahip olmak istiyordu. 2. kısmın böyle bir arzu içerisinde olmasındaki tek etken Yunan askeri kuvvetinin ve moral yapısının Türk askeri kuvvetinden ve moral yapısından üstün olduğunu biliyor olmalarıydı. Üstelik ellerinde Yunan Krallığını tamamen destekleyen İngiltere'nin Anadolu'dan İngiliz istihbarat raporları bulunuyordu. Öyle ki Anadolu'da bir kuş tek kanadını oynatsa dahi, bundan, başta İngiltere'nin ve Yunan Krallığı'nın haberi oluyordu. Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonuna kadar ise cephelerden gelen tüm askeri raporların hepsi, Yunan Krallığı için olumlu sonuçlar doğuruyordu. Sadece Ege bölgesinde kalmayı isteyen ve ilerlemeyi kabul etmeyen kesim ise Anadolu'nun engin çukuruna girmeyi göze almak istemiyordu. 1. Kesime kulak veren 2. Kesim ise bunu dikkate alarak İngiltere'den, Romanya ve Bulgaristan üzerinden bolca destek almaktaydı.
Yunan kuvvetlerinin ve Türk kuvvetlerinin rütbeli askerlerini inceleyecek olursak, Balkan Savaşlarının ve 1. Dünya Savaşı tecrübelerini üzerinde taşıyan, tecrübeli ve çok iyi eğitimli askerlerdi. Üstelik İngiliz kaynaklarıyla elde ettikleri Çanakkale savaş raporlarında ise Türklerin neleri yapabileceklerini ve neleri yapamayacaklarını iyi biliyorlardı. Ancak bazı şeyleri gözden kaçırmışlardır. Yüzlerce yıldır Anadolu'nun zengin ve çetin coğrafyasında yaşayan, Anadolu ve Türk kültürüne sarılmış, gerek fedakârlık gerekse zafer için radikal kararlar vermek isteyen ve bu uğurda canını seve seve vermeye adamış Türk halkının, Türk askeriyesinin arkasında olduğunu unutmuşlardır. Sakarya Muharebesi'nden sonra sadece 11.5 ayda, ancak Yunan asker sayısına yaklaşılmış ve tükenen kaynaklardan, Türkiye'ye kesilen yardımlardan dolayı, geri ödeme garantisi adı altında iç borçlanmaya gidilmiş ve cumhuriyet kurulduğunda halktan alınan tüm borçlar kuruşu kuruşuna geri ödenmiş, Büyük Taarruz'un başından beri ele geçirilen 8,371 at, 8,430 öküz ve manda, 8,711 eşek, 14,340 koyun ve 440 deve halka dağıtılmıştır. Bununla birlikte Büyük Taarruz'da esir düşen tam 20,826 Yunan askerinden 23 inşaat taburu kurulmuş ve kendi yıktıkları köprülerin, karayollarının ve demiryollarının tamirinde çalıştırılmıştır.
Yok olmak üzere olan bir toplumu, bu toplumu üzerindeki ölü toprağını atarak diriltecek olan savaşı ve yok olmak üzere olan bu toplumu kurtaracak olan savaşın fikir babası olan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını küçümsemek ve onlara hakaret etmek, o dönemin yokluk içerisindeki toplumun büyük umutlarla, modern dünyaya ayak uydurabilmek için sarf ettikleri büyük çabalarla kurdukları ilelebet payidar kalacak olan Türkiye Cumhuriyeti'ne düşmanlık ve hainliktir.
30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!
Şekil 1
Şekil 2
Tablo 1
Tablo 2
Tablo 3
submitted by rohunder to KGBTR [link] [comments]

BÜYÜK TAARRUZ ANALİZi

Bu yazı, dünya genelindeki askeri savaş sistemlerine ve stratejilerine yön vermiş olan Büyük Taarruz'u, o dönemde de kullanılan, Mustafa Kemal Atatürk ve Fevzi Çakmak tarafından da geliştirilen Lanchester Stratejisi ile birlikte modern çağda kullanılan Sistem Dinamikleri çerçevesince incelemeye yöneliktir.
-SİSTEM DİNAMİKLERİ-
Sistem dinamiklerinin temeli, bilgisayar uzmanı olan Jay Wright Forrester tarafından 1961 yılında basılan kitabında atılmıştır. Sistem dinamikleri, sistemlerin komplikasyonlarıyla, yani karmaşıklığıyla ilgilenen bir uzmanlık alanıdır. Sistem dinamikleri, olayların ve olaylara bağlı olan cisimlerin zaman içerisindeki değişimiyle ilgilenir. Yani sistem dinamikleri, tarihte, kimyada, biyolojide, fizikte, mühendislikte ve içinde herhangi bir komplikasyon barındıran tüm sistemleri incelemede kullanılır. Sistem dinamikleri, komplikasyonları baz alarak, dinamik yapıların zaman içerisinde nasıl değişimler gösterdiğini anlamaya yönelik, oluşan yeni dinamiklerin tespit edilmesinde, doğada bulunan nedensellik ilkesine bağlı olan neden-sonuç ilişkilerinin anlaşılabilmesinde ve askeri savaş ortamlarında uygulanmış, uygulanan ya da uygulanacak olan stratejiler sonucu olarak, olası kayıpların ve kazançların belirlenmesinde kullanılır.
-LANCHESTER STRATEJİSİ-
Stratejinin yaratıcısı, İngiliz askeri mühendisi olan Frederick William Lanchester'dır. Lanchester Stratejisi ilk olarak 1916 yılında yayımlanan Aircraft in Warfare: The Dawn of the Fourth Arm kitabında "Savaş Stratejisinin Yönetim Kanunları" konusunda bahsedilmiştir. Lanchester Stratejisi için yapılacak en basit tanım, savaş bilimidir ve düşmanı en fazla zarara uğratmayı amaçlayan bir modeldir. 1. Dünya Savaşı'nda ve 2. Dünya Savaşı'nda kullanılan bu strateji, bütün dünyada olduğu gibi TSK Kara Harp Okulu Akademik Programı'nda, 4. Sınıf 1. Yarıyılındaki müfredatta bulunan Muharebe Modelleme dersinde öğretilmiştir.
Lanchester Stratejisi'ne baktığımızda, bu modellemeyle çeşitli savaş taktikleri geliştirmekle birlikte, doğa içindeki canlıların birbirleriyle olan mücadelesini de temel alan çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Düşman güçler arasındaki çarpışmaları modellemek amacıyla Lanchester Stratejisi baz alarak kısmi türev denklemleri geliştirilmiştir. Bunun haricinde bir diğer örneklerden biri de karınca kolonileri arasında, kaynakları elde tutma amacına yönelik mücadeleler ile ilgili olarak Lanchester doğrusallık (Lanchester 1. Kanunu) ve N2 kanunlarını (Lanchester 2. Kanunu) temel olan bir model kullanılmıştır.
Ölümüne savaş kavramı, devletler arasında gerçekleşen savaşları incelemede, böcek kolonilerinin, maymunların, kuş popülasyonlarının ve diğer canlı popülasyonlarının birbirleriyle olan mücadelelerini içeren doğa olaylarını incelemede, şirketler ya da şirketlerin piyasaya sürdüğü ürünler arasındaki ticari savaşlarını incelemede ve hatta toplumları etkileyen salgın hastalıklarla yapılan mücadeleyi incelemede kullanılır.
Askeri operasyonlarda, her iki tarafın da görev dağılımının dinamik bir şekilde yapılabilmesi oldukça kritik bir noktadır. Öyle ki emir-komuta zincirinin bir sonucu olarak dağıtılan görev ve kaynaklar her zaman istenilen sonucu vermemektedir. Bundan dolayı operasyon süreci devam ederken görev ve kaynak dağılımının tekrardan yapılabilmesi gerekebilmektedir. Bu kritik aşama, modern çağın askeri operasyon ve savaşlarında da meydana gelmektedir. Görev ve kaynak dağılımının dinamiği, operasyon yapılacak ya da yapılan bölgenin coğrafik şartlarına, dönemin teknolojisine (tank, zırhlı taşıma araçları, hacking, uydu sistemleri, insansız hava araçları, yüksek menzilli savunma sistemleri, nükleer silahlanma vb.), operasyon dahilindeki tarafların psikolojik yapısına (genellikle moral) ve ekonomik desteğe bağlıdır. Minimalize bir örnek verilebilirse, defansif kabul edilen A tarafının piyade gücü 50,000 kişi, yüksek menzilli savunma sistem oranı %90, uçak sayısı 100, tank sayısı 200, hacking saldırı oranı %100, uydu sayısı 10, insansız hava araç sayısı 100 olsun. Ofansif kabul edilen B tarafının da piyade gücü 150,000 kişi, uçaksavar oranı %10, uçak sayısı 200, tank sayısı 200, hacking saldırı oranı %20, uydu sayısı 0, insansız hava araç sayısı 20 olsun. A ve B arasında gerçekleşecek olan savaşı, A tarafının elinde bulunan uydu sistemleri, B tarafının birliklerinin hangi bölgeye operasyon düzenleyeceğini öğreneceği ve o bölgede seyir halinde olan uçakların ve insansız hava araçlarının ve bölgeyi incelemeye çalışan uyduların sistemlerine hack saldırısı düzenleyeceği için B tarafının hava gücü etkisiz hale gelecektir. Artık B tarafının elinde sadece tank, piyade, uçaksavar ve anti-hacking yapmaya çalışan ve nihai başarısızlığa erişebilecek olan hacking sistemi bulunmaktadır. B tarafı, birliklerini operasyon yapmak istediği bölgeye her ulaşmaya çalıştığında A tarafı tarafından saldırıya uğrayacak ve büyük bir bozgunla karşı karşıya gelecektir. Üstelik B tarafı için en büyük tehlikelerden birisi de, A tarafının sahip olduğu yüksek menzilli savunma sistemlerinin ve teknolojik saldırı sistemlerinin B tarafının sanayi ve sivil bölgelerine karşı kullanılması ve B tarafını içten içe yok edebilmesi olacaktır.
Lanchester Stratejisi'nin vermiş olduğu meyveler ve bu strateji baz alarak geliştirilmiş olan taktikler bugün bile halen kullanılmaktadır. Örneğin ABD'nin savaş düşünce yapısına göre, ABD bir bölgeye operasyon düzenlemek istiyorsa (Örneğin Orta Doğu bölgesi), oluşturmak istediği askeri birlikleri ve kullanmak istediği askeri kaynakları ABD topraklarından değil, Orta Doğu'daki ABD üslerine giden emirler doğrultusunda oluşturulan birliklerden ve kullanmak istediği silah kaynaklarını ise ABD üslerine yakın olan şirketlerinden sağlamaktadır. Şayet tüm birlikleri ve kaynakları kendi ülkesinden temin etmek isterse, astronomik değerler içeren bir fatura çıkacaktır karşısına. Amerika'ya kaynak ve silah temin eden bu şirketler, genel olarak ABD arasında ticari anlaşmaların olduğu devletlerde bulunmaktadır; Türkiye ve Suudi Arabistan gibi. Silah tedariği sağlayan devletlerin genel ortak özelliği ise tarım oranı düşüktür ya da düşürülmüş, sanayi oranı yüksektir ya da yükseltilmiş ve sosyal hizmetler oranı düşüktür ya da düşürülmüştür. Birlikler ve kaynaklar hazırlanmadan önce hazırlanması gereken en önemli etken ise stratejidir. İşte tam bu noktada sistem dinamikleri ve Lanchester Stratejisi devreye girer. Çünkü bu stratejiler operasyonun ya da savaşın devlete ya da devletlere olan savaş maliyetini de ortaya çıkarır. Çünkü düşman sayısının 1,000 kişi olduğu bilinen dağlık bir bölgeye 50,000 kişiyi yollamak, operasyonu yapacak olan tarafa ekonomik anlamda oldukça büyük bir masraf oluşturur. Bu yüzden dağlık alanda var olan 1,000 kişiye karşı kazançlı çıkabilmek için öncelikle o coğrafyaya özel eğitimli birliklerin yetiştirilmesi ve meydana getirilmesi gerekmektedir. Özellikle birlik sayısının az tutulması ise modern çağda çok büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü stratejinin sunacağı oranları düşündüğümüzde dağlık alandaki 1,000 kişiye karşı, yüksek savaş kaynaklarına sahip optimum sayıdaki iyi eğitimli 500 kişi yeterli olacaktır. Bu da operasyonu yapmak isteyen tarafa 49,500 kişilik bir kâr sağlayacaktır.
Tüm bu örneklemelerde görüldüğü gibi Lanchester çarpışmaları, operasyonları ve mücadeleleri modellemek amacıyla geliştirilmesiyle ilgili pek çok teorik ve uygulamalı çalışmalar bulunmaktadır. Ilachinski'nin 1996 yılında yayımlanan kitabında karmaşık sistem dinamiklerini test ederken hava ve deniz savaşlarından ziyade, kara savaşlarına odaklanmıştır. Ilachinski'ye göre kara savaşlarının tercih nedenleri şu şekilde sıralanmıştır:
a) Kara savaşlarında birbirlerine zarar verebilecek piyade, tank, zırhlı personel taşıyıcı gibi pek çok unsur bulunmaktadır. Deniz savaşları için ise karmaşık bir sistem mevcut değildir, modelin içeriği sadece gemi sayılarıdır.
b) Kara savaşları, deniz ve hava savaşlarına göre daha karmaşık ortamlarda gerçekleşmektedir. Savaşın cereyan edebileceği birbirinden çok farklı coğrafyalar ve iklim koşulları mevcut olabilmektedir.
c) Kara savaşları, savaşan tarafların moral düzeyine de bağlı olduğundan psikolojik yönü de önem kazanmaktadır.
-LANCHESTER DOĞRUSALLIK VE N2 KANUNLARI-
Lanchester, ok, yay, kılıç ve kalkanların kullanıldığı göğüs göğüse mücadelelerin yapıldığı antik dönem savaşlarını temel alarak doğrusallık kanununu açıklamıştır. Lanchester 1. Kanununa göre, güç değişim oranı kayıp oranına eşit olduğunda savaş dengeye ulaşır. Oransal değişim denklemi şu şekilde gösterilmektedir:
(m0 - m) = E(n0 - n) --(1. Denklem)--
m0: Müttefik tarafın başlangıçtaki askeri gücü.
m: Müttefik tarafın kalan askeri gücü.
n0: Düşman tarafın başlangıçtaki askeri gücü.
n: Düşman tarafın kalan askeri gücü.
E: Değişim oranı (Silah etkinliği)
Bu denkleme bağlı olarak, zayıf olan taraf teslim olmadığı sürece, bütün kuvveti tükenene kadar mücadele etmeye devam eder. Bütün askeri güç tükenmeden savaş sona erdirildiğinde de aynı denklemden yararlanılarak taraflardan birinin kalan kuvveti kullanılarak, diğer tarafın kalan kuvveti ve buna bağlı olarak olası kayıpları hesaplanabilir. Lanchester'ın 2. Kanunu olan N2 Kanunu'na göre savaş malzemesi üstün olan taraf, düşmanı yıprattıkça kendisinin alacağı hasar azalacağından, tarafların savaş güçlerinin karesi ile oranlama yapılmaktadır. 2. Kanuna bağlı denklem ise şu şekilde gösterilmektedir:
(m02 - m2) = E(n02 - n2) --(2. Denklem)--
Örnek olarak 2,000 kişilik bir güce sahip taraf ile 1,000 kişilik güce sahip taraf çarpıştığında, doğrusallık oranı 2'ye karşı 1 iken, N2 Kanunu'na göre, güçlü olan tarafın düşmana zarar verme oranı ateş üstünlüğünden dolayı 4'e karşı 1'dir. N2 Kanunu'nun daha karmaşık hesaplamalar içermesine rağmen, gerek savaş meydanlarında, gerekse bu stratejilerin uyarlandığı işletme faaliyetlerinde, daha gerçekçi değerlendirmeler sağladığı açıktır. Savaş alanları için N2 Kanunu değerlendirecek olursa, taraflardan birinin gerek asker sayısı gerekse silah gücü bakımından avantajlı olması, kendisine daha yüksek ateş gücü sağlayacağı için karşı tarafa daha fazla kayıp verdirme olanaklarına kavuşacaktır. Zaten savaş terminolojisinde yaygın bir kavram olan "sıklet merkezi prensibi" de bu duruma uygun bir şekilde, kurmaylık eğitimi alan generaller tarafından uygulanarak büyük zaferlerin elde edilmesi sağlanmaktadır. Sıklet merkezi prensibi ile hareket ederek düşman kuvvetlerinin şaşırtıldığı ve sayıca az olunmasına rağmen düşmanın yenilgiye uğratıldığı durumlara Büyük Taarruz planları örnek olarak verilebilir. Yazının ilerleyen bölümlerinde Büyük Taarruz'un başlangıcındaki mevcutlara göre tarafların ateş üstünlükleri, Lanchester Kanunu'na göre hesaplanmış, Mustafa Kemal Atatürk ve Fevzi Çakmak'ın belirledikleri strateji gösterilmeye çalışılmıştır.
-BÜYÜK TAARRUZ ÖNCESİ KUVVETLERİN LANCHESTER KANUNLARINA GÖRE ANALİZİ-
Büyük Taarruz'un başlangıcındaki mevcutlara göre tarafların ateş üstünlükleri şu şekildedir:
1) Türk Ordusu
-Asker: 207,941
-Top: 323
-Tüfek: 92,792
-Hafif Makineli Tüfek: 2,025
-Ağır Makineli Tüfek: 839
2) Yunan Ordusu
-Asker: 224,996
-Top: 418
-Tüfek: 130,000
-Hafif Makineli Tüfek: 3,139
-Ağır Makineli Tüfek: 1,280
Veriler incelendiğinde Yunan güçlerinin, gerek asker sayısı bakımından gerekse askeri kaynak bakımından Türk güçlerine karşı üstün olduğu görülmektedir. Bir de bu avantaja dönemin silah teknolojisi içerisinde, siperlere girmiş savunma kuvvetlerini yerinden kaldırmada kullanılabilecek olan tankların, sadece İngiltere ve Fransa gibi süper güç olan sömürge devlerinde kısıtlı sayıda mevcut olduğu düşünüldüğünde, savunmada bulunmanın avantajı da eklenmekte ve Yunan güçlerinin etkinliğini arttırmaktadır. Bu yapıda bir taarruz edildiğinde, normal koşullar altında Lanchester'ın 2. Kanunu'na göre Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğü, 224,996/207,941= 1.082018 oranında değil, (224,996/207,941)/(207,941/224,996)= 1.170764 oranında olacaktır. Bu oranlarda gösterilen ateş üstünlüğü, birbirine çok yakın olan birlikleri etkilemektedir. Buna bir de savaşmak için daha kritik malzemeler olan top, hafif makineli tüfek ve ağır makineli tüfeklerdeki daha büyük üstünlükler eklendiğinde, Yunan kuvvetlerinin savunmada başarılı olması kaçınılmaz olacaktır. Tüm savaş desteklerini de göz önünde bulundurursak karşımıza şöyle değerler ortaya çıkacaktır.
Doğrusallık Kanunu'na göre Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğü oranları:
-Asker: 224,996/207,941= 1.082018
-Top: 418/323= 1.294118
-Tüfek: 130,000/92,792= 1.400883
-Hafif Makineli Tüfek: 3,139/2,025= 1.550123
-Ağır Makineli Tüfek: 1,280/839= 1.525626
N2 Kanunu'na göre Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğü oranları:
-Asker: (224,996/207,941)/(207,941/224,996) = 1.170764
-Top: (418/323)/(323/418)= 4182 / 3232 = 1.67474
-Tüfek: (130,000/92,792)/(92,792/130,000) = 130,0002 / 92,7922 = 1.962753
-Hafif Makineli Tüfek: (3,139/2,025)/(2,025/3,139)= 3,1392 / 2,0252 = 2.402883
-Ağır Makineli Tüfek: (1,280/839)/(839/1,280)= 1,2802 / 8392 = 2.327534
Değerlerde görüldüğü üzere N2 Kanunu'na göre hafif ve ağır makineli tüfeklerin üstünlük oranı neredeyse 2.5 seviyesine yaklaşmaktadır. Tankların ve zırhlı personel taşıyıcıların olmadığı bu dönem için ağır ve hafif makineli tüfeklerin taarruz eden taraf üzerindeki ölümcül etkisi tartışılmaz bir durumdur. Taraflardan biri tüm gücünü kaybedene kadar mücadele devam etseydi, verilecek olan kayıplar, Doğrusallık Kanunu ve N2 Kanunu'na göre 1. ve 2. Denklemler ile bulunabilecektir.
E olarak simgelenen değişim oranı, tarafların silahlarının etkinliğini ifade etmektedir. Başlangıç olarak bu değer 1 kabul edildiğinde, Türk kuvvetlerinin daha az olduğu için Türk kuvvetleri tükenene kadar mücadele devam ettirilecek olursa; Yunan kuvvetleri kalan askeri gücü aşağıdaki gibi bulunabilir:
m0 = 207,941
m = 0
n0 = 224,996
n0 = 0
E = 1
(m02 - m2) = E(n02 - n2)
(207,9412 - 02) = 1(224,9962 - n2)
n = 85,928
Yunan kuvvetlerinin başlangıç askeri gücü ile yukarıda hesaplanan Yunan kuvvetleri kalan askeri gücü arasındaki fark, Yunan kuvvetlerinin toplam kayıplarını verecektir:
n0 - n = 224,996 - 85,928 = 139,067
Yapılan bu hesaplamalarda Lanchester Doğrusallık ve N2 kanunlarına ilişkin olarak 1. Denklem ve 2. Denklem içerisinde yer alan ve tarafların silahlarının etkinliğini ifade eden değişim oranı olan E, 1 olarak kabul edilmiş ayrıca her bir savaş malzemesi için birbirinden bağımsız olarak hesaplamalar yapılmıştır. Ancak gerçek hayatta top, ağır makineli tüfek ve hafif makineli tüfek gibi Kurtuluş Savaşının gerçekleştiği dönem için kritik olan savaş malzemelerinin sayı farklılıklarının bir arada düşünülerek değerinin yerine kullanılması gerekmektedir. Bu bütünsel bakışı sağlayabilmek için sistem dinamiği modeli kullanılmalıdır. Yazının ilerleyen bölümlerinde de verilecek olan, 26 Ağustos 1922 tarihi itibarıyla Türk ve Yunan kuvvetlerine ait veriler, doğrudan cephe taarruzu varsayımına göre oluşturulmuştur.
-Büyük Taarruzun Doğrudan Cephe Taarruzu Varsayımına Göre Sistem Dinamikleri Çerçevesinde Modellenmesi-
Lanchester Kanunlarına göre hesaplamalar yapılırken daha önce değinildiği üzere silah etkinliği olan E değerinin 1 olduğu varsayımıyla hareket edilmiştir. Ancak gerçek hayatta top, ağır makineli tüfek ve hafif makineli tüfek gibi Kurtuluş Savaşının gerçekleştiği dönem için kritik olan savaş malzemelerinin sayı farklılıklarının birarada düşünülerek E değerinin yerine kullanılması gerekmektedir. Bu sıkıntıyı gidermek amacıyla olayları sistemin dinamikleri içerisinde incelemeyi sağlayan Stella 9.1.4 programında tüm bu savaş malzemelerinin etkilerini içeren bir model kurulmuştur. Stella 9.1.4. programı model sayfası ve oluşturulan model *Şekil 1'de görülebilir. Oluşturulan modellemenin getirdiği sonuç ise *Tablo 1'deki gibidir. Tablo 1'deki kısmi sonuçlar incelenecek olursa, Yunan kuvvetlerinin kalan askeri gücü 95000 olmakta ve Türk kuvvetlerinin bütün askeri gücü tükenmektedir.
Yunan kuvvetlerinin doğrudan cephe taarruzu durumundaki üstünlüğü N2 Kanunu'ndaki başlangıç değerleri karşılaştırıldığında da görülebilmektedir.
m0: Türk tarafı başlangıç askeri gücü n0: Yunan tarafı başlangıç askeri gücü Silah etkinliğinin değerinin (E), 1 kabul edilmesine göre cephe taarruzunda güçlerin karşılaştırılması şu şekilde gösterilebilir.
m02 < n02 ==> 207,9412 < 224,9962
43,239,459,481 < 50,623,200,016
Doğrudan cephe taarruzu yapılması varsayımına göre model oluşturulduktan sonra bu savaş öncesi yapılan hazırlıklar ve savaş planları hakkında bilgi verilecektir.
-BÜYÜK TAARRUZ-
Sakarya Savaşı, 13 Eylül 1921 tarihinde sona ermesine rağmen Büyük Taarruz 26 Ağustos 1922 tarihinde başlamıştır. Diğer bir ifade ile taarruz yaklaşık on bir buçuk ay sonra gerçekleşmiştir. Aslında Sakarya’da mağlup edilen düşmanın sıkı bir şekilde takip edilmesi ve kazanılan zaferin meyvelerinin alınması beklenirdi. Ancak, yirmi iki gün yirmi iki gece devam eden Sakarya Savaşı Türk ordusunu da çok yıpratmıştı. Bu yüzden bir süre bekleyip orduyu toparladıktan sonra taarruza geçmek daha mantıklıydı. Büyük taarruzun temel gecikme sebepleri şunlardır:
a) Ordunun eksikliklerinin giderilmesi ve ihtiyaçlarının temini. Taarruz için gerekli olan insan, silah ve cephane noksanının giderilmesi gerekliliği.
b) Bugüne kadar sürekli savunmada kalmış olan orduya taarruz eğitimi vermek.
c) Sad Planı ile ortaya konulan taarruz planının olgunlaştırılması.
d) Güney ve Doğu cephelerinden birliklerin batıya nakledilmesi.
e) Silah noksanının giderilmesi için gizli örgütler vasıtasıyla İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasına hız verilmesi.
e) Silah satın alınması işlemlerine hız verilmesi.
f) Askerî imalathanelerin silah ve teçhizat noksanını gidermeye yönelik yapılan çalışmalar
g) Asker sayısını artırmaya yönelik yapılan çalışmalar. 1901 (Rumi takvime göre 1317) doğumluların silah altına alınması.
h) İaşe temini; Konya, Niğde, Burdur, Denizli vb. aşar ambarlarında bulunan ürünlerin demiryolu istasyonlarına indirilmesi ve orada bulunan askerî birliklere teslim edilmesinin temini.
i) Eksiklikler nedeniyle köylü kıyafetleri giymek zorunda kalan erat için asker elbiselerinin temini.
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal 6 Ağustos 1922’de tüm ordu birliklerine saldırı için son hazırlıkları yapmalarını gizlice bildirmiş, 20 Ağustos’ta Akşehir’deki Batı cephesi yönetim yerine giderek orada Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa ve Cephe Komutanı İsmet (İnönü) Paşa ile taarruz planını bir kez daha tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmiştir. Saldırı, Yunan birliklerini beklenmedik baskınla çevirme ve yok etme ilkesine göre düzenlenmiştir. Saldırı için kullanılan stratejiye Kurt Kapanı Taktiği adı verilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın taarruz planı, askeri gücümüzün büyük çoğunluğunu düşman cephesinin dış yanında ve etrafında toplayarak düşmanı yok etmek idi. Birinci ordumuz Afyonkarahisar’ın doğusunda Akarçay ile Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzilerine saldırarak düşmanı kuzeye atacaktı. İkinci ordumuz ise Akarçay’ın kuzeyinden Sakarya’ya kadar olan cephede düşmana saldıracaktı. Bu ordumuz, düşmanın Eskişehir’de bulunan 3 tümeni, Döğer’de bulunan 3 tümeni ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan 2 tümeni olmak üzere toplam 8 tümenini durdurmakla vazifeliydi. Kocaeli bölgesinde olan güçlerimiz düşmanın güneye inmesine engel olacak, Menderes yöresindeki kuvvetlerimiz ise düşmanın İzmir’le olan bağlantısını kesecekti.
Büyük saldırı 26 Ağustos 1922 sabahı saat 5:30’da topçu birliklerinin ateşiyle başlamıştır. Başkomutan Mustafa Kemal o sabah ordularının başında Kocatepe’dedir. Saldırının ilk iki gününde Afyon’un güneyinde 50, doğusunda 30 kilometrelik Yunan cepheleri düşmüş; 28-29 Ağustos günlerinde Yunanlıların en güçlü birlikleri Aslıhanlar yöresinde çevrilmiş; 30 Ağustos günü de Başkomutanın doğrudan yönettiği savaş sonunda düşmanın en güçlü birlikleri yok edilmiştir. Büyük Taarruz gerçek bir baskın taarruzu niteliğinde gerçekleşti. Dışarıya yönelik haber yasağının da etkisi ile beraber ne İstanbul ne de dünya bir süre ne olduğunu anlayamadı. Gerçekten hiç kimse böylesine büyük bir taarruzu beklemiyordu. Bu yüzdendir ki Yunan Orduları Başkomutanı Hacı Anesti İzmir’e gitmek için hazırlık yapmakta bir sakınca görmemişti. Çünkü taarruz sabahından bir gün önce ülke genelinde, daha doğrusu tüm dünyanın rahatlıkla haberi olacak şekilde, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının çay partisi yapacakları haberi, telgraflarla ve kulaktan kulağa dolaştırıldı. Taarruzun gerçekleştiği 25-26 Ağustos gecesi Afyonkarahisar’daki Yunan generali Trikopis bir balo verecek kadar rahattı. Onların bu derece rahat olmasını sağlayan sebepler vardı. Aslında 1922 yılı baharında Türk taarruzu bekleniyordu, ancak gerçekleşmemişti. Bu durum Türklerin taarruz edecek cesareti kendilerinde bulamadıkları şeklinde değerlendirildi. Şimdi ise yağmur mevsimi başlamak üzereydi. Bu şartlarda kesinlikle taarruz beklenmiyordu. İngiliz istihbaratçı uzmanların Yunan savunma hatları ile ilgili olarak yaptıkları değerlendirmeler de Yunanlıların kendilerine olan güvenlerini arttırıyordu. Zira bu uzmanlar üç hattan oluşan ve tel örgülerle kuvvetlendirilen Yunan mevzilerinin çok güçlü olduğunu ve Türk kuvvetlerinin bu mevzileri aşma imkanının bulunmadığını söylüyorlardı. Hatta 30 Ağustos tarihli Neyologos gazetesi, birkaç ay evvel Anadolu cephesinden dönen Amerika muhabirlerinden Mister Jeypon’un Afyon’daki Yunan tahkimatına ve bu mevkiinin zaptı mümkün olmayan bir müstahkem mevki haline geldiğine dair Rum Cemiyet Edebiyesi’nde verdiği konferansı haber yapmış idi.
Hiç durmaksızın beş gün beş gece devam eden çetin muharebelerden sonra Dumlupınar’da asıl kuvvetleri yok edilen düşmanın bozguna uğrayarak geri çekilen bakiye kuvvetleri de toparlanma fırsatı bulamadan denize dek hiç ara verilmeden takip edilmiştir. Yunanlıların, Trakya ve Bursa mıntıkalarındaki bütün birliklerine denizden naklederek İzmir’in doğusunda son bir mukavemete yeltenmeleri fırsat verilmemiştir. Böylece düşman kuvvetlerin ikinci bir savunma hattı kurmaları mümkün olmamıştır. Türk ordusu, durup dinlenmeden, açlık ve susuzluk demeden İzmir’e kadar yaklaşık 400 kilometrelik mesafeyi yalnızca yaya ve süvari birlikle on gün içinde kat ederek takip operasyonunu Yıldırım Harbi örneğine uygun büyük bir başarıyla tamamlamıştır.
Taarruzun başarıya ulaşmasında topçusundan süvarisine kadar tüm neferlerin katkısı büyüktür. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa topçunun iyi bir şekilde hazırlanmış olduğunu İsmet (İnönü) Paşa ile görüşmelerinde tekrar tekrar belirtmiştir. Başarıda pay sahibi olan diğer bir unsur da süvari sınıfıdır. Taarruzun başarıya ulaşabilmesi için taarruz birliklerinin 1/3 oranında fazla olması düşünülmekteydi. Yapılan bütün hazırlıklara rağmen ancak Yunanlılara yakın bir kuvvet oluşturulabilmişti. Yunanlılar makineli tüfek ve uçak kuvvetinde üstündü. Türk kuvvetleri ise süvari sayısı bakımından Yunanlılardan fazlaydı. Bunda Başkomutan Atatürk’ün rolü büyüktür. Çünkü Atatürk, taarruz, baskın ve takip harekâtlarında süvarinin üstünlüğünü çok iyi bilmekteydi. Bu yüzden de harekât öncesi güçlü süvari birliklerinin oluşturulmasını emretmiştir. Asıl taarruz birliklerinin sol tarafına yığınak yapacak olan Süvari Kolordusu yürüyüşünün çoğunu geceleyin hiçbir işaret vermeyecek şekilde gerçekleştirmiştir. Baskının gerçekleşmesinde pay sahibi olan bir diğer unsur da düşmanın bilgi sahibi olmasını engelleyen keşif uçakları ve av uçaklarıdır. Avcı uçakları devriye uçuşu yaparak düşman keşif uçaklarının hatların gerisine geçmesini engellemiş ve savaşın ilerleyen günlerinde de düşman hava kuvvetlerinin sayısal üstünlüğüne rağmen keşif faaliyetlerini başarıyla sürdürmüşlerdir. Elde edilen zaferin büyüklüğü, İstanbul basını ve yabancı yayın organlarında da yerini bulmuştur. Örnek vermek gerekirse, Jurnal Doryen gazetesinin Türk ordusunun taarruzunu öven değerlendirmeleri mevcuttur. Jurnal Doryen Türk kumandanların askerlik ilminin bütün gereklerini yerine getirdiklerini, savaşı çok iyi yönettiklerini, son dakikaya kadar asıl taarruzun gerçekleşeceği alanı gizlemeyi başardıklarını, düşman cephesini sarmak, düşmanı şaşırtmak, müdafaasını dağıtmak gibi askerlik ilminin bütün gereklerini uyguladıklarını belirtmektedir.
Türk savaş planının başarı ile uygulanması sonucu elde edilen bu büyük zafer Atatürk tarafından Meclise, kurmay heyetine, neferinden genelkurmay başkanına kadar Türk Ordusuna ve her türlü fedakârlığa katlanan Türk milletine mâl edilmiştir. Büyük taarruzda elde edilen büyük başarı sonucunda Erkân-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Fevzi (Çakmak) Paşa Müşirliğe (Mareşallik), Garp Cephesi Kumandanı İsmet (İnönü) Paşa Ferikliğe (Orgenerallik) yükselmiş ayrıca İstiklâl Madalyası ve TBMM Takdirnamesi ile ödüllendirilmesi uygun bulunanların isimleri tek tek Meclis kürsüsünden okunmuştur. Büyük Taarruz ’un tarihimiz açısından önemi gerek sanatsal faaliyetlerde gerekse marş ve türkülerde önemli bir yer tutmasından da rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Büyük Taarruz öncesi hazırlıklar ve savaş planları hakkında verilen bilgilerin ardından Türk savaş planına göre sistem dinamikleri çerçevesinde modelde düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.
-BÜYÜK TAARRUZ'UN TÜRK SAVAŞ PLANINA GÖRE SİSTEM DİNAMİKLERİ ÇERÇEVESİNDE MODELLENMESİ-
Sakarya Meydan Savaşı’ndaki yenilginin ardından Yunan kuvvetleri taarruz güçlerini kaybetmiş bu nedenle ellerindeki toprakları kaybetmemek amacıyla savunmaya dayalı bir strateji saptayıp bu doğrultuda bir yıl boyunca hazırlık yapmışlardır. Türk tarafı da Yunan Genelkurmayı’nın bu eğilimini fark ettiği için ateş üstünlüğünü elde etmek amacıyla Yunan kuvvetlerinin karşı taarruza geçmeye çekineceğini bilerek Ankara civarında örtme taarruzu yapacak sınırlı sayıda birlik bırakmışlar ve güçlerinin çoğunu Afyon civarında mevzilendirmişlerdir. Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Fevzi (Çakmak) Paşaların hazırladığı Türk taarruz planını anlayamayan Yunan Genelkurmayı örtme taarruzun yapıldığı bölgelerde de gerçek bir taarruzun gerçekleştiğini sandığından bu bölgelerdeki Yunan kuvvetleri atıl kalmış ve Türk kuvvetleri ateş üstünlüğünü ele geçirmişlerdir. Buna göre Yunan kuvvetleri 2 parçaya ayrılmıştır. Oluşan yeni durum *Tablo 2’de verilmektedir.
İlk aşamada Türk ordusu asıl taarruz gücü ile asıl taarruza maruz kalan Yunan ordusu arasında savaş gerçekleştiği ve diğer birlikler daha sonra mücadeleye katıldığı için modelin düzenlenmesi gerekmektedir. Modelin yeni duruma göre düzenlenmiş hali *Şekil 2'de sunulmuştur. Yeni duruma göre üstünlüğün el değiştirmesi N2 kanunundaki başlangıç değerleri karşılaştırıldığında da görülebilmektedir.
m0: Türk tarafı başlangıç askeri gücü. n0: Yunan tarafı başlangıç askeri gücü. Silah etkinlik değerinin 1 kabul edilmesine göre Türk taarruz planına göre güçlerin karşılaştırmaları şu şekilde gösterilebilir.
m02 > n02 ==> 200,0002 + 7,9412 > 120,0002 + 104,9962
40000000000 + 63,059,481 > 14400000000 + 11,024,160,016
40,063,059,481 > 25,424,160,016
Şekil 2' modellemesinin verdiği sonuçlar ise *Tablo 3'te gösterilmiştir. Türk taarruz planına göre düzenlenen yeni modelin sonuçları incelendiğinde, Yunan kuvvetleri çekilmeyip mücadele sonuna kadar devam etseydi, gerek asker gerekse silahlar açısından sayısal üstünlüğe sahip olmalarına rağmen ellerindeki tüm kuvvetleri kaybedecekleri Türk kuvvetlerinin kalan gücünün ise 74377 olacağı Tablo 3’teki değerlerden görülmektedir. Tablo 1’teki doğrudan cephe taarruzu varsayımına göre oluşturulan ilk modele ilişkin kısmi sonuçlar hatırlanacak olursa, Yunan kuvvetlerinin kalan askeri gücü 95000 olmakta ve Türk kuvvetlerinin bütün askeri gücü tükenmektedir. Tablo 1 ve Tablo 3’te yer alan sonuç değerlerindeki bu durum sadece kalan insan gücü açısından değil, diğer savaş malzemeleri olan top, tüfek, ağır makineli tüfek ve hafif makineli tüfek içinde benzer yapıda gerçekleşmektedir. Diğer bir deyişle, doğrudan cephe taarruzu varsayımına göre oluşturulan modelde Türk kuvvetleri bütün savaş malzemelerini kaybetmekte iken, Türk taarruz planına göre oluşturulan modelde, Yunan kuvvetlerinin ateş üstünlüğüne rağmen ellerindeki bütün malzemeleri kaybettikleri görülmektedir. Bu planı, Mustafa Kemal Atatürk "Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır. O satıh bütün vatandır!" sözüyle dile getirerek, yüzlerce yıldır askeri sistemde var olan cephe mantığını yıkarak, yerine yepyeni bir sistem meydana getirmiştir.
-SONUÇ VE İNCELEME-
Savaş dönemlerinde, mücadele kapsamında verilen kararların alt yapısında pek çok strateji ve model bulunmaktadır. Bu model ve stratejiler hâlen günümüzde farklı amaçlarla karar verme süreçlerinde kullanılmaya devam etmiştir. Lanchester stratejisi, bu süreçte geliştirilen diğer yöntem ve modellerle birlikte, ilk kez savunma stratejisi ihtiyaçlarına göre geliştirilmiş ve düşmanı maksimum zarara uğratmayı hedef alan bir model olarak literatürde yerini almıştır. Bu çalışmada, Büyük Taarruz'un başlangıcındaki mevcutlara göre ateş üstünlükleri Lanchester kanunlarına göre hesaplanmıştır. Bu hesaplamaların ardından Lanchester kanunlarında yer alan ve silah etkinliğini gösteren E değerini belirlemede bütünsel bir yaklaşım geliştirmek amacıyla sistem dinamikleri çerçevesinde Stella 9.1.4 programında bir model oluşturulmuş ve doğrudan cephe taarruzu varsayımıyla çalıştırılmıştır. Ardından Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Fevzi (Çakmak) Paşaların hazırladığı Türk taarruz planına göre model yeniden düzenlenerek sonuçların nasıl farklılaştığı incelenmiştir. I. Dünya Savaşı’ndaki siperlere gömülmüş askerleri yerinden kaldırıp atacak bir silah teknolojisinin geliştirilememesi ve strateji açısından kısır kalması ve sadece taktik bazda bazı gelişmelerin kaydedilmesi yeni arayışlara yol açmıştır. Siper açmazını çözecek olan tankların I. Dünya Savaşı’nın sonlarında ortaya çıkması, ancak tankı icat eden İngiltere ve Fransa’nın bu yeni silaha yönelik stratejiler geliştirmeyi ihmal etmesi ve uçakların da bomba taşıyacak kapasitelere ulaşabilmesi I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı arasındaki dönemde yeni strateji arayışlarının önünü açmıştır. Bu arayışlar sırasında Alman kurmay subay Guerian’ın yarattığı Blitzkriegg felsefesi, savaş ortamını oldukça dinamik hale getirmiş ve dinamik ortamda sürekli yeni silah teknolojileri ve stratejilerin geliştirilmesinin de yolunu açmıştır. Bu dinamik savaş ortamında alternatif savaş senaryolarının analizi sürecinde Lanchester stratejisinin sistem dinamikleri kavramıyla bütünleştirmesiyle, bu alanda yapılacak diğer çalışmalara yön verebileceği düşünülmektedir.
Bir dönemin askeri gücü analiz edebilmek için, tamamen objektif bakış açısına bağlı kalarak, sonra gelen dönemin askeri gücüyle kıyaslanmaması ve daha doğru analiz sonuçlarının ortaya çıkması için empati kurulması gerekmektedir. Çünkü 100 yıl önceki askeri gücü, modern çağın askeri gücüyle karşılaştıracak olursak, elbette 100 yıl önceki askeri güç, modern çağın yanında güçsüz görünecektir. Aynı şekilde 200 yıl önceki askeri güç ile 100 yıl önceki askeri gücü karşılaştıracak olursak, yine elbette 200 yıl önceki askeri güç daha güçsüz görünecektir. Bundan dolayı tarih hakkında araştırmalar yaparken o dönemin sürecini ve olanaklarını göz önünde tutmak, daha sağlıklı sonuçlar doğuracaktır. Buna bağlı olarak Roma tarihinin incelemesi yapılırken o dönemin empatisi kurulmalıdır. Eski çağlardaki dönemlerin tarihi araştırmaları ise o dönemin sanat eserlerinden, mimari yapılarından, yazıtlardan, mimari ve çeşitli sanatsal işlemelerinden ortaya çıkar; zafer takları, vazolar, heykeller, sütun tarzları, mimari planlar ve resimler gibi. Bu topraklar üzerindeki yakın dönem tarihi araştırmalar ise Türkiye Cumhuriyeti arşivlerinden, Osmanlı arşivlerinden ve İngiliz istihbarat arşivlerinden (O dönem içerisinde Anadolu'nun her karış toprağında İngiliz haber alma ajanları ve İngiliz istihbarat subayları bulunurdu) yapılır; buna elbette ki Türk-Yunan savaşı da dahildir. Yunan topluluğu, yıllarca Osmanlı kontrolü dahilinde varlıklarını herhangi bir ayrım görmeden sürdürmüşlerdir. Bu duruma Osmanlı okullarında okuyabilmiş ve Osmanlı harbiyesinde askeri eğitim alabilmiş olmaları da dahildir. Osmanlı'nın kaçınılmaz çöküş döneminden Büyük Taarruz'a kadar olan süreç dahilinde dünyanın her yerinde askeri anlamda aynı kitaplar ve aynı stratejiler gösterilmekteydi. Yani o dönemde Fransa'da subay olan bir askerin bilgisi ile Osmanlı'da subay olan bir askerin bilgisi aynı idi. 30 Ağustos'ta sonuçlanan Büyük Taarruz'a kadarki dönemde, savaşın öncesinde ve sonrasında da Yunan Krallığı'nda fikir ayrılıkları bulunurdu. Krallığın 1. kısmı sadece Ege bölgesini isterken, diğer 2. kısmı ise İstanbul'a ve tüm Anadolu'ya sahip olmak istiyordu. 2. kısmın böyle bir arzu içerisinde olmasındaki tek etken Yunan askeri kuvvetinin ve moral yapısının Türk askeri kuvvetinden ve moral yapısından üstün olduğunu biliyor olmalarıydı. Üstelik ellerinde Yunan Krallığını tamamen destekleyen İngiltere'nin Anadolu'dan İngiliz istihbarat raporları bulunuyordu. Öyle ki Anadolu'da bir kuş tek kanadını oynatsa dahi, bundan, başta İngiltere'nin ve Yunan Krallığı'nın haberi oluyordu. Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonuna kadar ise cephelerden gelen tüm askeri raporların hepsi, Yunan Krallığı için olumlu sonuçlar doğuruyordu. Sadece Ege bölgesinde kalmayı isteyen ve ilerlemeyi kabul etmeyen kesim ise Anadolu'nun engin çukuruna girmeyi göze almak istemiyordu. 1. Kesime kulak veren 2. Kesim ise bunu dikkate alarak İngiltere'den, Romanya ve Bulgaristan üzerinden bolca destek almaktaydı.
Yunan kuvvetlerinin ve Türk kuvvetlerinin rütbeli askerlerini inceleyecek olursak, Balkan Savaşlarının ve 1. Dünya Savaşı tecrübelerini üzerinde taşıyan, tecrübeli ve çok iyi eğitimli askerlerdi. Üstelik İngiliz kaynaklarıyla elde ettikleri Çanakkale savaş raporlarında ise Türklerin neleri yapabileceklerini ve neleri yapamayacaklarını iyi biliyorlardı. Ancak bazı şeyleri gözden kaçırmışlardır. Yüzlerce yıldır Anadolu'nun zengin ve çetin coğrafyasında yaşayan, Anadolu ve Türk kültürüne sarılmış, gerek fedakârlık gerekse zafer için radikal kararlar vermek isteyen ve bu uğurda canını seve seve vermeye adamış Türk halkının, Türk askeriyesinin arkasında olduğunu unutmuşlardır. Sakarya Muharebesi'nden sonra sadece 11.5 ayda, ancak Yunan asker sayısına yaklaşılmış ve tükenen kaynaklardan, Türkiye'ye kesilen yardımlardan dolayı, geri ödeme garantisi adı altında iç borçlanmaya gidilmiş ve cumhuriyet kurulduğunda halktan alınan tüm borçlar kuruşu kuruşuna geri ödenmiş, Büyük Taarruz'un başından beri ele geçirilen 8,371 at, 8,430 öküz ve manda, 8,711 eşek, 14,340 koyun ve 440 deve halka dağıtılmıştır. Bununla birlikte Büyük Taarruz'da esir düşen tam 20,826 Yunan askerinden 23 inşaat taburu kurulmuş ve kendi yıktıkları köprülerin, karayollarının ve demiryollarının tamirinde çalıştırılmıştır.
Yok olmak üzere olan bir toplumu, bu toplumu üzerindeki ölü toprağını atarak diriltecek olan savaşı ve yok olmak üzere olan bu toplumu kurtaracak olan savaşın fikir babası olan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını küçümsemek ve onlara hakaret etmek, o dönemin yokluk içerisindeki toplumun büyük umutlarla, modern dünyaya ayak uydurabilmek için sarf ettikleri büyük çabalarla kurdukları ilelebet payidar kalacak olan Türkiye Cumhuriyeti'ne düşmanlık ve hainliktir.
30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!
Şekil 1
Şekil 2
Tablo 1
Tablo 2
Tablo 3
submitted by rohunder to u/rohunder [link] [comments]

Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?

Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?
https://preview.redd.it/dp7ygy3ttw451.jpg?width=1600&format=pjpg&auto=webp&s=f8a107474d8a2e023e9f4af9ed908e9e11000eab

LADY GALADRIEL

Noldor prensi Finarfin ve Teleri prensesi Earwen’in 4. çocukları olarak, Ağaçların Yılı 1362’de Valinor’da doğdu. Babası ona ‘asil kadın’ anlamındaki Artanis ismini verdi. Yıllar geçip büyüdükçe alışılmadık bir şekilde uzun boylu ve güçlü oldu, bu yüzden annesi tarafından ‘erkek-kadın’ anlamındaki Nerwen ismini aldı. Ama onun hakkındaki en belirgin şey saçlarıydı, nadir bir ‘gümüş-altın’ renginde ve gözleri kamaştıracak kadar parlaktılar. Karışık bir kana sahip olmasına rağmen bir Noldor prensesi olarak kabul edildi, babası Noldor’un Yüce Kralı olan Finwe’nin 3. oğluydu.
Alqualonde sınırları içindeyken genç Teleri prensi Teleporno (Celeborn) ile tanıştı. Tanışmalarından sonra aralarında büyük bir aşk başladı ve Teleporno ona Telerin dilinde Alatariel ismini verdi. Ama onun başka bir hayranı daha vardı; üvey amcası Feanor. Feanor, güzelliğe ve parlaklığa karşı aşırı bir sevgi besliyordu ve Galadriel’in saçları aklının bir köşesine kazındı. İki Ağaç’ın ışığını yakaladığı söylenen Silmarilleri yapmak için onun saçlarından esinlendi. Saçlarından bir tel almak için ona üç kez yalvardı ama Galadriel her seferinde onu reddetti ve bunun sonucunda Feanor isteğinden vazgeçti. Galadriel’in zihin okuma hakkında olağanüstü güçleri vardı ve Feanor ondan saç telini istediğinde onun zihnine baktı ve sadece onun şeytani doğasını ve karanlığı gördü. Valinor’un Kararışı sırasında onu hor görmesine rağmen, Galadriel tıpkı Feanor gibi Orta-Dünya’ya gitmek için can atıyordu. Bu sıkıntılar sırasında Teleri’ye yapılan Akraba Kıyımı’nda hiç rolü olmadı ve Celeborn’u onunla birlikte gelmesi için ikna etti. Celeborn onun hatrı için "Valar’ın Hükmü"’nün altına girdi. Orta Dünya’ya gemilerle gitmeyi planlıyorlardı ama Feanor ve oğullarının Teleri gemilerini çalmasıyla Fingolfin himayesindeki Noldor’un çoğunluğu Helcaraxe’yi yürüyerek geçtiler.

https://preview.redd.it/733jg67ztw451.jpg?width=476&format=pjpg&auto=webp&s=5e3c0519aa4f5e366bf7639cfb9f6e4e3daf7d7a
Doriath Kralı Thingol tarafından Beleriand’da memnuniyetle karşılandılar. Thingol, kardeşi Olwe ve Calaquendi Elfleri’ne ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve ilk kez onlardan öğrendi. Ama onlar Akraba Kıyımı hakkında hiçbir şey söylemediler. Noldor’un büyük bir kısmı Beleriand’a geldiğinde ve büyük Dagor-nuin-Giliath savaşı yapıldıktan sonra Galadriel ağabeyleriyle yeniden bağlantı kurdu. Doriath’ta geçirdiği günler boyunca Maia Melian’dan çok şey öğrendi ve zaman zaman da ağabeyi Finrod’un hüküm sürdüğü Nargothrond’a gitti. Galadriel ve Melian iyi birer dost oldular ve sık sık Valinor hakkında konuştular. Melian Noldor’un sürgüne gelişinden öncesini öğrenmek için can atıyordu ama Galadriel Ağaçların öldüğü andan sonrasını hiç anlatmadı. Bununla birlikte Melian tahminlerde bulundu ve bazı tahminleri doğru olduğu için Galadriel dayanamayıp anlatmaya başladı. Ama her şeyi değil; Akraba Kıyımı ve gemilerin yakılması hakkında hiçbir şey anlatmadı. Melian anlatılanlardan bazı şeyler çıkardı ve daha sonra daha fazla bilgi Thingol’ün kulaklarını çalındı. Sonunda Thingol’ün sözlerine dayanamayan Angrod her şeyi anlattı. Yaşanan bu olaylardan sonra, Thingol’ün yanından ayrılıp bir süre için Nargothrond’da yaşadılar. Ancak Birinci Çağın 300. yılında Doriath’a geri döndü. Nargothrond ve Doriath’ın yıkılışları sırasından nerede oldukları hakkında hiç kimse bir şey bilmiyordu. Öfke Savaşı sırasında Galadriel ve Celeborn’a Orta-Dünya’da kalma veya Valinor’a dönme şansı verildi ama onlar kalmayı tercih etti. Çünkü Galadriel, o zaman bile çok gururlu ve kibirliydi bu yüzden Valar’ın affını kabul etmeyi reddetti.
https://preview.redd.it/7butqjt2uw451.jpg?width=900&format=pjpg&auto=webp&s=0cd825040bdb1373a4d52130e7c7760a4ad0c1c1
Galadriel ve kocası Galadriel’in akrabası olan Gil-Galad’ın krallığı Lindon’a yerleşti. Bir süre burada kaldıktan sonra Eregion’a gittiler. Feanor'un torunu Celebrimbor orada yaşıyordu ve çok hünerli bir demirciydi. Ama burada çok kalmadılar çünkü Galadriel, Feanor soyundakilere karşı büyük bir nefret besliyordu. Daha sonra Lorinand denilen bölgede kimin yaşadığını bulmak için Nandor’lu Amdir ile bağlantı kurdular. Sonunda Khazad-dum aracılığıyla Hithaeglir’i geçerek oradaki Orman Elflerine katıldılar. Bu olaylar yaşandıktan sonra Annatar adında biri Eregion’a gelip oradaki Elflere kendi demircilik hünerlerini öğretmeye başladı. Annatar’ın yardımıyla Eregion Elfleri bir sürü yüzük yaptılar, ama Celebrimbor gizlice daha güçlü 3 yüzük daha yaptı. Celebrimbor, Elfler için Üç Yüzük yaptı ve bunlar diğerlerine göre daha güçlüydü. Yüzükler yapıldıktan sonra Annatar kendi için tek bir yüzük yaptı. Tek Yüzük’ü parmağını taktığında Elfler kandırıldıklarını anladılar ve hemen kendi yüzüklerini çıkardılar. Celebrimbor, hayatı için korkmasına rağmen Üç Yüzük’ü iki bilge elfe yolladı: Narya ve Vilya’yı Gil-Galad’a, Nenya’yı ise Galadriel’e. Eldar arasında bu yüzüklere ne olduğu hakkında çok az kişi bilgi sahibi oldu. Fakat Celebrimbor kısa bir süre sonra Annatar kılığındaki Sauron tarafından öldürüldü. Ama Üç Yüzük artık güvendeydi.

https://preview.redd.it/07cyxwl4uw451.png?width=750&format=png&auto=webp&s=c66344ecb9184fdae5ab53b7a0292cca7fa2981c
Amdir oğlu Amroth öldüğünde Galadriel ve Celeborn Lorinand’ın (Lothlorien) yöneticisi oldular, Leydi ve Lord olarak çağrıldılar. Hüküm sürmeye başladığı ilk yıllarda Galadriel Lothlorien topraklarına ‘mallorn’ tohumlarını ekti, bunlar Denizin Doğusundaki tek "mallorn" tohumlarıydı. Bu tohumlar Caras Galadhon’un kurulmasını sağladı ve Lothlorien dünyasına ışık ve hayat kattı. Lothlorien sınırlarında bu güzel ve görkemli günler yaşanırken Galadriel ilk ve tek çocuğunu dünyaya getirdi, kıza Celebrian ismi verildi. Celebrian, Galadriel’in yakın bir arkadaşı olan ve Son İttifak sırasında öldürülen Gil-Galad’ın yüzüğü Vilya’yı taşıyan Elrond’la evlendi. Celeborn ve Galadriel’in üç tane torunu oldu. Celebrian Üçüncü Çağın 2509. yılında Orklar tarafından saldırıya uğrayarak ağır yaralar aldı ve sonrasında Batıya yelken açtı. Üçüncü Çağın 2463. yılında Ak Divan kuruldu. Galadriel bu grubun bilge ve güçlü üyelerinden biriydi. Galadriel bu divanın başkanlığına Gandalf’ı önerdi. Ancak konseyin başkanı olarak Saruman seçildi ama Galadriel ona güvenmiyordu.
Üçüncü Çağın 3019. yılında Moria Madenleri’nden kaçan kardeşlik üyeleri Lothlorien’e sığındı. Galadriel özellikle Yüzük Taşıyıcısı Hobbit, Frodo Baggins ile özenle ilgilendi. Ona yüzüğü Nenya’yı gösterdi ve onun aynaya bakmasına izin verdi. Frodo, Galadriel’e Tek Yüzük’ü teklif ettiğinde o bunu gönülden arzulamasına rağmen reddetti. Kardeşlik Lothlorien’den ayrılırken onları hediyelerle uğurladı. Aragorn, Frodo ve cüce Gimli’ye üç önemli hediye verdi. Galadriel, Aragorn’a kendisinin ve kızı Celebrian’ın kullandığı Elftaşını hediye etti. Frodo’ya Earendil’in ışığını barındıran bir şişecik verdi. Gimli’ye vereceği hediye hakkında emin olamadığı için, ona ne istediğini sordu. Gimli onun güzelliğini övdükten sonra saçından bir tel istedi. Galadriel, Feanor’un daha önceki istediğini hatırladı ama Gimli’nin kalbine baktığında niyetinin temiz olduğunu biliyordu. Bu yüzden üç tel saçını kristal bir şişenin içinde ona vererek, onu ödüllendirdi.

https://preview.redd.it/h5baz276uw451.png?width=732&format=png&auto=webp&s=73a4cb64fcb020dcbfa30df28eecf10485c20ee9
Galadriel, Yüzük Savaşından sonra Arwen ve Aragorn’un düğününe katıldıktan sonra Lothlorien’e geri döndü. İki yıl sonra Üçüncü Çağın 3021. yılında kocası Celeborn tarafından uğurlanarak Valinor yolculuğuna başladı. Galadriel ile birlikte diğer iki yüzük taşıyıcısı Gandalf ve Elrond ve Tek Yüzük’ün taşıyıcıları Frodo ve Bilbo Baggins’te Batıya doğru gitti. Bir süre sonra, Dördüncü Çağın 120. yılında kocası Celeborn'da Ölümsüz Topraklar'a geldi.
https://preview.redd.it/bfrqxcb7uw451.png?width=745&format=png&auto=webp&s=ade1b753c89d9e7a3036383f4679287b8ffed6cc

Soy Ağacı

https://preview.redd.it/kjiv5k28uw451.png?width=705&format=png&auto=webp&s=f06e8bebd3fd69c141405b810a4bc9ac26769879
kendi bloğumdaki yazının linki ve okumak isterseniz orta dünya hakkında daha fazla yazı için: https://middle-earthh.blogspot.com/2015/02/isgn-hanm-lady-galadriel.html
submitted by snowieez to KGBTR [link] [comments]

GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

AMERİCAN BULLY XL KÖPEKLERİM BİR GÜNLÜĞÜNE KLİP MANKENİ ... Pitbull kingdom TURKEY - YouTube PİTBULL KRALLIĞI TÜRKİYENİN AMERİKAN BULLY AİLESİ!! - YouTube MOUNT & BLADE WARBAND EN GÜÇLÜ KRALLIK ACI KAYBIMZ VE SONRASI (AÇIKLAMA) - YouTube

Asturias Krallığı ( Latince: Regnum Asturorum) bir krallık oldu İber Yarımadası'nın Asturian baş tarafından 718 yılında kurulmuş Asturias Pelagius ( Asturian: Pelayu, İspanyolca: Pelayo).Bu ilk Hıristiyan siyasi varlık sonra kurulan Vizigot Hispanya Emevi fethi O yıl 718 veya 722 yılında, Pelagius bir Emevi ordusunu mağlup kariyeri Savaşı genellikle başlangıcı olarak ... En güçlü krallığı kurup, huzuru sağlamış olsan bile bu gücü elinde nasıl koruyacaksın? Burada yanlış yapana yer yok, affetmek yok. Kuzey Krallığının hükümdarı Lord Ned Stark, uzun ve zorlu savaşlardan sonra anayurduna dönüp krallığını bütünlük içerisinde tutmayı başarmıştır. Doğusundaki Vaegir Krallığı ve Güneyindeki Svadya Krallığı ile şiddetli çatışmalar yaşayan Nord Krallığı, topraklarında Kalradya’nın en güçlü haydut birlikleri olan Deniz Yağmacıları ile de mücadele etmektedir. Vaegir Krallığı. Kralın Şehri: Reyvadin. Diğer Şehirler: Rivacheg, Khudan, Curaw. Hükümdar: Kral ... Kommagene Krallığı en güçlü dönemini I. Anthiakhos (MÖ 62-38) zamanında yaşamıştır. I. Anthiakhos güçlü ve tehlikeli düşmanları Parthlar'la dost geçinmeye çalışmıştır. Hep birlikte gelin şimdi Kommagene'nin çok bilinen Krallarının hikayelerine birazcık değinelim. Bu Uygarlık, 2000 yıl önce Anadolu'da Asur ... Kül Krallığı'nı sonunda bitirdim ve böyle mükemmel bir serinin bittiğini kabul etmekte birazcık zorlanıyorum. Bazı yerleri okurken o kadar ağladım ki. Konusundan bahsetmeyeceğim çünkü serinin son kitabı, ne söylersem spoiler olur gibime geliyor. ... Dorian bu kitapta öyle güçlü ki sonunda gerçekten manyak şeyler yapmaya ...

[index] [3775] [6964] [6139] [229] [3088] [3810] [6347] [223] [7205] [5731]

AMERİCAN BULLY XL KÖPEKLERİM BİR GÜNLÜĞÜNE KLİP MANKENİ ...

We will GIVE A STORY OF ALL PITBULL AND PITBULL CUE BEN ENGİN LIGHT, sending YOU in PITBULL AND STRONG RACE to DOG your pictures and videos to [email protected] AMERİCAN BULLY XL KÖPEKLERİM BİR GÜNLÜĞÜNE KLİP MANKENİ OLDU!! pitbull dogo argentino arjantin vs american bully xl şarkısı yavrusu köpek ve gibi evlatların ... ACI KAYBIMZ VE SONRASI (AÇIKLAMA) MAMA DESTEĞİ İÇİN BAĞIŞ LİNKİMİZ http://www.bynogame.com//destekle/tl DESTEĞİN AZI ÇOĞU OLMAZ CANSINIZ BAĞIŞ ... PİTBULL KRALLIĞI TÜRKİYENİN AMERİKAN BULLY AİLESİ!! pitbull dogo argentino arjantin vs american bully xl şarkısı yavrusu köpek ve gibi evlatların saldırısı a... Mount and Blade Warband en güçlü krallık MB Warband Nord MB Warband Svadya MB Warband Rodok MB Warband Vaegir MB Warband Sarranid MB Warband Kergit.

http://forex-viethnam.fastmining.pw